Simgeler, çizgiler ve soyut desenlerle bezelenmiş, kırmızı, sarı, mavi ve siyah renkli küçük kare kutulardan oluşan yatay kompozisyonlu duvar yüzeyi.

Hayalî

Okuma Süresi: 3

İsli bir cümlenin soluk harflerle bezenmesi gibiydi ortaya dökülenler.

Gökyüzüne kaldırdığımız bakışlar iz sürüyordu adeta. Tüm kaybolmuşlukları hatırlarcasına.

Yazar, tüm bu savrulmuşlukta görünür olmaya çabalarken, tüm görünmezliği ile birlikte metnini de sırtında taşıyordu.

Değişti, değişiyor. Biliyorum ki çok şey de değişecek. Diğer değişen her şey gibi.

Bir yazar olarak iliklerime kadar hissediyorum tüm bu gel gitleri.

Sanal alemin yerleşkesi ile birlikte elbette okur da değişti. Belkide zorunda kaldı, gidişatın eteklerinden tutmaya çalıştı.

Bizler bir zamanlar sayfaların arasında bilmem hangi paragrafta bulmak isterdik ya kendimizi!

Satırlar bizi sırtında taşır gibi sürüklerdi ya hani!

Kitap bittiğinde iki elimizle birlikte kitabı göğsümüze bastırırdık ya ortak paydada buluşuyor olmanın tadını birlikte anımsayarak!

O kalın kalın perdeler kapandığından beri açmaya yeltenen, lakin yetersiz kalan parmaklarım imleç ile takip etmeye başladı o en sevdiğim baş kahramanın yan anlatıcı ile kurmaya çalıştığı diyalogları.

Tükettik mi? Tükettik.

Yazı dar alanlara mı sıkıştırılıyor?

Varla yok arası mı kaldı cümleler?

Özneler devleşti de eylemler mi kıstırıldı?

İnsanı delik deşen öykülere kapılar mı kapatıldı?

Edebiyat bir anlamda susuz mu kaldı?

Değişimin içinden geçen bir değişim gibiydi adeta bu dönüşüm. Ve büyüyen, büyüdükçe de içeriği tozlanan lakin cüssesi devleşen bir edebiyat ahvali vardı karşımızda.

Dijitalizm soluk ve silik geliyor ruhuma.

Şahsım, kalemle haşır neşir olmak istiyor gelişen ve değişen çağa inat gerisinde kalmaya hazır bir şekilde.

Şahsım kitaba dokunmak istiyor, o kadifemsi dokuyu tüm uzuvlarıma yayarak, bekleyerek, bekleterek, cümlenin altını gelişi güzel çizerek.

Bilmiyorum tüm bu doku geçebiliyor mu ruhunuza, baştan aşağı kaynar sular boşaltır gibi teniniz bağırabiliyor mu mesela…

Eski fotoğraflar geçer ya hani gözlerimizin önünden albümün içerisinden fırlamışcasına, işte şimdide minik minik pasajlar kaydırıyor parmaklarımız “oku geç” mantığını yayarcasına.

Elbet ki yazacağız.

Elbet ki okuyacağız.

Düşük omuzlarımızı kaldırmak istercesine hecelere bölünmüş tüm kırık kelimelerin elinden tutarcasına.

Kimbilir belkide çaresizliğimizin elinden tutacağız.

Diyorum ki, şimdi derin derin soluk alma günleri.

Kitaba dair, yazmaya dair, edebiyata dair, sanata dair.

Radyonun sesini kısar gibi kısabilir miyiz tüm küflenmiş düşünceleri.

Önce kendimden başlıyorum ve uyaranların sesini kısıyorum.

Evet evet, şimdi sizi daha iyi duyuyorum.

Ya siz beni?

Yazarın Dünyasından

Kıyıdaki suda ayakta duran ve bacakları suya batmış, parlak kırmızı renkte, büyük ve bükülmüş bir figür. Bu figürün başının üzerinde karışık kırmızı çizgilerden oluşan bir karmaşa ve dikenli teller yer alıyor. Figür, kendisinden çok daha küçük bir çocuğu tutuyor veya kucaklıyor. Çocuk, beyaz bir üst ve sarı, noktalı bir etek giymiş ve arkadan görülüyor. Çevresinde su bitkileri, yosun kaplı kayalar ve arkada gri bir gökyüzü ile uzak bir kıyı şeridi uzanıyor.

Zamanın İçinden Geçerken

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK, avukat Seyyal’in boy aynasıyla girdiği sarsıcı diyalog üzerinden şekillenen bu psiko-drama metni ortaya koyuyor.
Kusar Gibi Bir Gece

Kusar Gibi Bir Gece

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK, gecenin loş sessizliğinde yazma eylemini acılı ve durdurulamaz bir katarsis olarak ele alan metin, beyaz kağıt karşısındaki o yalnız ve tekinsiz yüzleşmeyi çarpıcı bir dille gözler önüne seriyor.