Günlük hayatımıza giren yeni bir kavram olarak sosyal medya insanı, şarjı bittiğinde yalnızlığını, interneti olmadığında da çaresizliğini fark eder. Tuvalette oyun oynarken kazandığı puanların haklı gururu, yılların en büyük aferinini alır. En önemli anısını hatırlatan en çok beğeni aldığı fotoğraflarıdır. En büyük kırgınlığı, takip ettiği arkadaşlarının geçen gün paylaştığı çok önemli analizi görmemesi hatta destek vermemesidir. Selfie çubuğu, onu iyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta yalnız bırakmayan, arkasından konuşmayan, fitnelik yapmayan, kazık atmayan, aramadığında trip atmayan tek gerçek dostudur.
Sosyal medya insanı, ruhlar aleminde gezmeyi, oturduğu yerden, olmak istediği yerde check-in olarak gerçekleştirebilecek kadar ulvi, bu müthiş özelliği göstermeyecek kadar da mütevazi bir insandır. Yakınının ölüm haberini “Türkiye’de ilk kez” sosyal medya mecralarından paylaşır, aldığı her like, her yorum, kalbini, ruhunu rahatlatır. Gideceği restoranı adaptör yerine/sayısına göre karar verir. Dünyanın en nazik insanı nasıl olur cevabını wifi şifresini sorarken gösterir.
Sosyal medya insanı yemeğini soğuk yemeyi sever, yemeğin sıcaklığı, çekeceği fotoğrafların megapikseline kurban olsun. Uykusu gelsin diye telefonu eline alıp uykusunu kaçırabilir, hatta bunu da ibret olsun diye alarm saatlerinin ekran görüntüsü ile takipçileri ile paylaşır.Çalışmayı sevmez, pazartesini hiç sevmez. Taklit etmez, esinlenir. Sosyal medya insanı, kamuoyunun beklentilerine hızlı cevap vererek gündeme göre uzmanlığını ortaya çıkarır. Hem patrondur, son kararı verir, hem müşteridir, her zaman haklıdır.
***
Bu sosyal medya insanın dışın da toplumun en az yüzde 50’sinin asgari ücret karşılığı günde 16 saat çalışıp yaşama tutunmaya çalıştığı bir toplumda, sosyal medyanın dışarıdaki hayat ile çok bir alakasının olduğunu söylemek zor. Üstüne bir de hala fetüs döneminde olan kentleşme ve dip seviyede olan internet okur yazarlığı eklenince sosyal medyada cereyan eden tartışmaların reelde karşılık bulması kolay değil.
16 saat çalışıp geçim derdi ile yanıp kavrulan, her gün “en ucuz ekmeği nereden bulurum” ile “valilik önünde kendimi yaksam mı” düşünceleri arasında volta atan insanların gerçek gündemi, arzusu, yönelimi, zorunluluğu, hassasiyeti vs. asla bu mecralarda karşılık bulmuyor. Bu insanlar için sosyal medya demek, boş tamamen boş vakit geçirmenin, eğlenmenin en en ucuz ve kolay yolu sadece. Ülkenin yarısından çok fazlası için yemek tarifi, traktör tamiri, komik kedi videosu, nakış işleri, tik-tok trentleri vs arasında göz kapakları aşağı inene dek turlamaktan ibaret sosyal medya. Geriye kalan azınlıkta ise durum başka. Herkes kendi köy kahvehanesine çekilmiş kendi köyünü ölümüne övüp başka köyün dedikodusunu yapmakla meşgul. Bunu da olağanüstü bir ciddiyet ve hışımla yapıyor.
Geçenlerde, her açıdan fikrine itimat ettiğim, ondan birçok şey öğrendiğim, sonsuz saygı duyduğum bir arkadaşım ile sohbet ediyordum. Bu arkadaşın sosyal medya ile alakası yok pek, hatta hiç yok. Sosyal medya ile tek bağı whatsapp.
Bu arkadaşa, the red pill hakkındaki fikrini sordum. İstedim ki öyle bir şey söylesin ki, aydınlanayım. Aydınlandım da! ki sanırım son 2 yıldır bu denli büyük bir aydınlanma yaşamamıştım. Verdiği yanıt şu;
“O ne ki, hiç duymadım!”
Ne diyorsun sen mağarada mı yaşıyorsun? diyecek oldum, demedim. Duymamış arkadaşım. Orada dank etti ki bu tür anlamsız şeyler klavyeden üretiliyor, ekrana yapışıp kalıyor. Emek dünyasında, akademide, sokakta, resmi kurumlarda, mücadele alanlarında adı sanı geçmiyor.
Örneğin hayatı iliklerine kadar aktif bir özne olarak yaşayan emekçi ve aktivist bir kadın, feminizmin tarihsel gelişiminden tutalım da diğer tüm tahakküm biçimleri ve bunlara karşı geliştirilen direniş biçimleri ile olan ilişkisine kadar oturup saatlerce konuşabiliyor; fakat buradaki sivilceli, ekran bağımlısı, asosyal, patolojik tiplerin yine ekrandan öğrenip etrafa kustukları bu öğreti (!) hakkında tek kelam duymamış olabiliyor. Çünkü bu lanet mecra, tıpkı sanal oyunlar gibi baştan sona kurgu, yapay, zorlama ve zehir. Bu sentetik zehirden her gün damarlarına bir doz alan kişi, bir süre sonra dışarıda bambaşka dertleri ve bambaşka uğraşları olan devasa yaşam pınarından kopmuş oluyor.
Emek, siyaset, ekonomi, cinsiyet, kimlik, sömürge, şiddet, spor… hangi konudan söz edersek edelim, bunlar sosyal medyada çok büyük oranda dışarıdaki yaşamdan kopuk bir şekilde ele alınıyor. Son seçimler bunun en bariz örneğiydi. “seçimden bir gün sonra yurtdışı uçuşları yasaklayalım mı ” diye iddialı pozlar kesen sözüm ona emek siyasetçisi, devrimci liderler aptal oldukları için değil, sokaktan ziyade ekrana baktıkları için bu saçma demeçleri verdiler.
Emeğin, sömürünün, zulmün, toplumsallığın, mücadelenin, yaşamın, hareketin, üretimin olduğu tüm alanlara; klavyelerle, belli bir alandan ses alan mikrofonlarla ve sınırlı görüş açısına sahip kameralarla bakıldığı bir yer bu sosyal medya mecralar. Burada ana trend olan dışarıda duyulmamış oluyor çoğu zaman. Mesela buradaki göçmen karşıtlığına bakıyorsun, dersin ki ülke nüfusu 86 milyonsa, bunun 82 milyonu sabah akşam göçmen avında. Oysa emek dünyasının içine giriyorsun, göçmenlerin ucuz iş gücünden, güvencesizliğinden, bedeninden istifade eden milyonları görüyoruz. İstifade edemeyen de bu insanlarla iş kuruyor, komşu oluyor, ticaret yapıyor, muhabbet ediyor, evleniyor, birlikte çalışıyor vs. bir avuç asosyal ilkelin kopardığı gürültünün yakınında bile değiller. Yani uzun lafın kısası sosyal medya mecraları, tımarhanenin davuludur. Her tokmağı kapanın istediği gürültüyü çıkarabildiği bir mecra bu.


