Aziz Nesin’in Okuma Güncesi başlıklı kitabı (Nesin Yayınevi, 690 sayfa), şairlerin, yazarların çoğunu hop oturtup hop kaldırtacak minvalde yazılarla dolu. Nesin, hepimizin bildiği gibi tam bir Doğrucu Davut. Ona, daha sarmalayıcı bir kavramla “gerçekten doğru olduğuna inandığı şeyi cesurca söyleyen kişi” anlamında “parrhesiastes” de diyebiliriz, demeliyiz. Hak bildiği yolda milim sapmadan, bütün yaftalamaları ve karalamaları göğüsleye göğüsleye yürüyen adam. Put kırıcı. Tabu yıkıcı.
Bu kitabında da silkelemedik, ipliğini pazara çıkarmadık şair ve yazar bırakmamış neredeyse. Özünde bürokratça yaşayan ve yazan “güya edebiyatçılar”ın narsistik karakterlerini öyle bir benzetmiş ki… Önüne gelenin tozunu attırmış. Başka yazılarımda, fırsatım olursa onlardan bol bol örnekler sergileyeceğim burada.
(Şuna da parmak basmazsam olmayacak: Aziz Nesin, bu güncelerinde değme eleştirmene taş çıkartacak çözümlemelere girişmiş. Çoğunun altından da başarıyla kalkmış. Yine de eleştirmenlik savında bulunmamış hiç. Bu da onun, edebiyatı ne denli ciddiye aldığının bir göstergesi.)
Şimdilik o kitaptan tek bir alıntıya başvurayım. 16 Nisan 1983 tarihli güncesinin bir bölümünde diyor ki:
“Son otuz-kırk yıllık Türk şiiri için acımasız, doğrucu, gerçekten şiirden anlayan, yansız, namuslu, özel ilişkileri düşünmeyen çok kıyıcı bir eleştirmene gereksinim var ki bütün bu kalpazanların, şiir kalpazanlarının ipliğini pazara çıkarsın.” (s. 294)
Baksanıza; eleştirmen “acımasız” olmalı diyor, “çok kıyıcı” olmalı diyor; orada kalmayıp şairlere de “kalpazan” diyor ve daha ne sert söz öbekleri döşemiş yazısına.
Bugün, Olimpos’un zirvesinden başka yer beğenmeyenlerden birine bu sözlerin onda birini ben desem tefe koyulurum herhâlde.
Kaldı ki Aziz Nesin bu sözleri 43 yıl önce söylemiş. 2000’lerin ikinci çeyreğini yaşadığımız günümüzde, hem eleştirmen hem de şair bakımından halipürmelalimiz, 1983’ten katbekat daha umut kırıcı değil mi?
Aziz Nesin gibi dobra, sözünün eri bir yazarı mezarında ters döndürecek birtakım “çirkin işleyişler”in hükümranlığında dönmüyor mu yazılanların, çizilenlerin çoğu?
Tok sözlülük kimlerin çarklarına çomak sokuyor? Bu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi daha? Gelmesi için daha nice kokuşmamız lazım?
Okuma Güncesi’nin 338-339. sayfalarında Aziz Nesin, kapalı şiir yazan şairleri zorla(n)macı olmakla eleştirirken yine çok sert bir dil kullanıyor:
“Bizde de kimi ünlü şairler, kendini vermeyen şiir yazmaya pek düşkünler. Şiir kendini vermiyor. Okur zorlayarak, zorlanarak, uğraşıp didinerek o kapalı, kendini vermeyen şiiri çözecek ve tadına varacakmış… Ben kendini kolay kolay vermeyen, ancak zorlana zorlana tadına varılan bu kapalı şiirleri bunca zorlukla anlamaya çalışmayı, zor kullanarak bir kadının ırzına geçmeye benzetiyorum. Kadın istemiyorsa ne diye zorlamalı? Bu şiirler de kendini vermeyeceklermiş… Varsın vermesinler… Bunca zorlandıktan sonra tadı mı olur? ‘Zorla güzellik olmaz’ demişler… (…) Onlar şiirleriyle saygınlara, soylulara, seçkinlere seslenmek istiyorlar ki kendileri de saygın, seçkin, soylu olsunlar… Bunlar herkes için yazmanın ne demek olduğunu ve çok zor olduğunu bilmiyorlar.”
Aziz Nesin, kapalı şiir yazanları ünlü şairlerle sınırlıyorsa da ünsüzlerin ünlülerden geri kalır yanı yok bu konuda. Örnek mi? Örnekten bol ne var? Onları da ben sergileyeyim hadi. Alın size en tazelerinden dört örnek:
“sivri uçlarda aydınlanan/ hâl gel babasız düş gel boyunçukuruna damla mum/ ikizim offf benzerim ay riyakâr ohhhhhh yanım” (Ersun Çıplak, Sana Reva Hâl başlıklı şiirinden)
“Zibilyon şair içinde şiire dadandım./ Dert etmedim vedalara bulaşan kadük yankıları./ Ki hal bu iken bozuk filmlerin en inceldiği yerden tanıyorum geceyi.” (Ferhat Nitin, Her Zaman Güneşi başlıklı şiirinden)
“şom katmanı karta bas! körpen güzelin ille/ kalmış var mı konsolda//Boynuz yeri tertemiz! eteğin, zirven semiz/zırlak zaraflı maral… süt zıbına nikâhlı” (Mehmet Mümtaz Tuzcu, Uzun Atın Adımı başlıklı şiirinden)
“! gibi diyorum böyle olmaz işte bana kadar gerek/ ! sanki biraz sussam içime kum söylerim/ ! belki sen beni yapmaya bir gül bilmeye çok hançer/ ! gerçi diyorum aşk suyunu sabah verir geceye göz döker” (Veysi Erdoğan, Başkasının Suyundan İçmeyeceksin başlıklı şiirinden)
İstesem daha yüzlerce örnek verebilirim böylelerinden. Pıtrak gibi sarmışlar şiir düzlemlerini. Peki, o zaman ben de soruyorum: Bunlar şiirse; diyelim Cihan Oğuz’un, Veysel Çolak’ın, Gonca Özmen’in, sonsuzlukta dinlenen Didem Madak’ın yazdıkları ne? Ya çoğu “sen, ben, bizim oğlan dayanışması”yla kotarılan dergilerden uzak, kendi kuytularında nice tanınmıştan daha tertipli, daha gönül çelici şiirler yazan Adem Akıncıoğlu, Cengiz Şağban, Nilgün Aras vb. şairlerin verimleri? Kapalı şiircilerden biri bunu bana açıklasa sevincime diyecek olmaz.
Bunları ve bunlara benzer metinleri okuduktan sonra gelin de Aziz Nesin’e hak vermeyin.
20’li yaşlarımdan beri şiir; felsefeyle ve eleştirel deneme türüyle birlikte hem okuma hem yazma anlamında ilgi odaklarımın başında geliyor. Başta gelen bir şey daha var ki o da şu: Şairlerin partili olmasına karşı durmak. Karşı duruşumun altını doldurmaya çalışayım kendimce: Partiler hiyerarşik yapılardır. Hiyerarşi piramidinin tepesindeki kişi ya da kişilerin görüşleri, daha doğrusu dayatmaları, en demokratik savlı partilerde bile esas belirleyicidir. Oysa şiir hakikaten şiirse hiyerarşinin h’sini bile reddeder. İkisi arasındaki uzlaşmaz çelişki (antagonizma) ezelî ve ebedîdir. Demek: Partilerin çelik disiplini, ilkelerinin demirden çemberi, şairin bağımsızlıkçı ruhunu berhava etmekte, giderek öldürmekte birebirdir. Arada görece demokrasi yelleri estiren, hiç değilse estirir görünen partiler olsa da bu, dediklerimin havada kaldığını, ayağının toprağa basmadığını göstermez.
Ülke ve dünya çapında, gelmiş geçmiş sağcı dediğimiz milliyetçi (etnikçi) ve dinsel (teokratik) izlekli siyasal partilerin kirli çamaşırlarını; insanıyla, hayvanıyla, doğasıyla hayatlarını kararttıkları canlıları saymaya kalksak yazmaktan yoruluruz. Örneklerini herkes biliyor, sayıp dökmeyelim şimdi. İyi de solcu bildiklerimiz sütten çıkmış ak kaşık mı sanki? Mademki tarihin tozlu sayfalarına gömülmüşler de dâhil bu saydığım partilere, Stalin’in başında olduğu bir dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin işlediği cinayetleri hatırlayalım bir: Şairler, yazarlar, bilim ve kültür kişileri de içinde olmak üzere kaç yüz bin insanın kanına girmiştir. Ötesini varın siz düşünün artık. Falçata keskinliğindeki hamaset ve slogan solcularıyla onların edebiyattaki Andrey Jdanov’cu uzantıları bana sinirlenecekler biliyorum, sinirlensinler. Onlar sinirlenecek diye gerçeklerin üstündeki kirden pasaktan kararmış örtüyü hiç olmazsa aralamayacak mıyız? Bu arada Aytekin Yılmaz’ın Yoldaşını Öldürmek başlıklı kitabını okumak zahmetine katlanırlarsa bana kızmak yerine belki daha salim bir uğrakta düşünmeyi yeğleyebilirler.
Bunları düşünüşüme, Aziz Nesin’in Okuma Güncesindeki şu satırlarla temas edince daha bir bağlandım:
“Sanatçının partili olması (hatta komünist partili olması) parti disiplini dolayısıyla beygir gözüne konan o meşin kapaklar gibidir; bağnazlıktır ki sanatçılıkla karşıttır.” (s. 61-62)
Aziz Nesin’in burada dedikleri bana şu soruyu sordurttu:
Örgütlerinin kimileyin halk düşmanlığına varacak kadar yozlaşmasına gözlerini kapatan, kulaklarını tıkayan “güdümlü şairler”, geceleri vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında uykuya dalmakta zorlanmıyorlar mı acaba?
Benimki de merak işte.
Şüphe yok ki şairler de herhangi bir siyasal partinin izlencesini (programını) beğenebilir, o oluşumun politik çizgisine yakın hissedebilir kendini. Düşünsel ve duyarlıksal özgürlüğünü o partinin buyruklarına bağlamadıkça bunun bir dokuncası yok. Aksi durumda politika şairin şiirini yedekleyecek demektir ki bu noktadan sonra şair de şiir de dogmatizmin esnetilemez katılığında güme gidecektir.
Güdümlülük, hangi biçimde ve içerikte olursa olsun şairin soluk borusunu tıkamaktan başka bir işe yaramaz.
Politik bilinçten yoksun şair —söylemek fazladandır— bir kanadı kırık kuşa benzer. Ama politik aygıtın çarklarından biri olmayı kabullendiğinde de kendi ölüm fermanını imzalamış demektir. Bir siyasal güç odağının aktif bir militanı olmakla o siyasal güç odağına düşünsel-ideolojik yakınlık duymak birbirinden çok farklı tutumlar. Bunu gözden kaçırdığımızda şairin politika karşısında hükmen yenilmesini normal karşılamış oluruz ki şeytan kulağına kurşun!