Hafıza, zaman ve anne-kız temasını işleyen, vintage fotoğraf efektleriyle zenginleştirilmiş, kare bir çerçeve içindeki kadın ve kız çocuğunu gösteren nostaljik yatay kompozisyon.

Şimdi Uzaklarda Mısın

Okuma Süresi: 5

Serinlik ürpertince, sımsıkı kapattığı gözlerini açtı. Bir süre hiçbir şey göremedi. Koyu bir sis sarmıştı çevresini sanki. Bir direğe sıkıca sarılmış olan kollarını gevşetti. Biraz rahatladı. İki elini birbiri ile buluşturup, oğuşturdu. Sonra gözlerine dokundu, gözyaşı siler gibi bir hareket yaptı. Gözyaşı var mıydı, fark etmedi. Şimdi daha iyi görüyordu. 

Yirmili yaşlarının sonunda, bir sıkıntıdan kaçıp başka bir sıkıntıya koşarken, elini sımsıkı tuttuğu minicik kızına hissettirmeden, birden ortalığın böyle buğulandığını ve çevreyi paramparça olmuş bir aynadan görür gibi algıladığını hatırladı. Ne korkunç bir akşamdı. Öncesinde ve sonrasında daha pek çok böyle anısı vardı. Ama onun korkmaya veya telaşlanmaya hakkı yoktu. Yoksa aynı sıkıntıları kızı da yaşardı. O annesinin her zaman bir çözüm bulacağına inanıyordu. Bu inanç kaybolmamalıydı. Uzun yıllar kaybolmadı da fakat sonradan bu ortak üzüntüleri hatırlamamak için annesini terk etmeyi seçti. Belki de çok iyi etti. Çünkü “anne” hiç unutamadı.

Yanında durduğu direğin aslında kurumuş, ölüme terk edilmiş bir ağaç olduğunu fark etti. Yoksa Zeze’nin portakal ağacı mıydı bu? * Sakın kurumasın !

Akşamın en gizemli dakikaları olduğunu bir süre sonra anlayabildi. Güneş henüz batmamıştı fakat o güzelim kızıllık  gökyüzünü yavaşça süslemeye başlamıştı..

 Ayaklarında sıradan rahat bir ayakkabı ve üzerinde pamuklu, bol bir elbise vardı. Etrafta çanta ya da elinden bırakmış olduğu hiçbir şey görünmüyordu. Denize çok yakın olduğunu başlayan serinlik ile gelen o güzelim kokudan anladı. Ellerini ceplerine soktu birinde bir kâğıt mendil diğerinde bir elli ve bir yirmi lira vardı. Oldukça uzak bir mesafeden belli belirsiz trafik gürültüsü geliyordu. Elleriyle saçlarını düzeltti ve seslere doğru yürümeye karar verdi. Henüz ölmemişti ve görebiliyor, duyabiliyor durumdaydı. Trafik gürültüsü birden hafifledi, kızartma ve anason kokuları birbirine karışmaya başladı. Hafif bir ud dokunuşu eşliğinde yumuşacık, buğulu bir erkek sesi; “..nereden sevdim o zalim kadını bana zehretti hayatın tadını..” diyordu. Bütün bu olanlar bir rüya mıydı yoksa gerçek mi? Kafası iyice karıştı.

 Hava iyice kararmadan buradan uzaklaşmalıydı. O oldum olası karanlıkta sokakta ve yalnız olmaktan korkardı.

Ama neredeydi ve nereye gidecekti? Onu henüz bilmiyordu.

Bu yemek kokularının geldiği yerde, en azından nerede olduğunu öğrenir ve belki de bir yerlere telefon etme fırsatı bulurdu. “Kime” telefon edeceği ile ilgili en küçük bir fikri yoktu. Yine de oraya doğru adımlarını sıklaştırdı. Galiba biraz da aç olmalıydı, kokular inanılmaz ve baştan çıkarıcı geliyordu.

İçeri girdi, çekinerek.

“İyi akşamlar lavabonuzu kullanabilir miyim?”

“Hoş geldiniz.” 

Boynunda yıkanmaktan rengi atmış bir bez sarkan, mutfak önlüğü temiz fakat eskimiş, yaşlı adam az kalsın, “Sevgi Hanım !” diyecekti, hemen sustu. “Buyurun, içeride sağdaki kapı.”

Kadın usulca içeri yürürken;

“ Yirmi lirayı tuvalet için kullanır belki elli lira ile telefon ederim” diye düşünüyordu. Ama henüz kimi arayacağını da bilmiyordu. 

İçeri girmesini bekleyen adam, hemen boşları toplarken kadını görüp, şaşkınlıktan donup kalan oğlana döndü.

“Çabuk Kemal Beye haber ver, Sevgi Hanım burada.” Dedi.

Ud çalan adama eliyle devam işareti verdi.

                                                       *   *   *

Kadın, geri geldiğinde ellerini yüzünü yıkamış ve biraz sakinlemiş görünüyordu. Tenhalaşmış ve sessizleşmiş lokantanın terasında, kendisi için hazırlanmış bir masa gördü. Saygı ile eğilen sevimli patron:

“Sizi yemeklerimizi denemeden göndermek istemeyiz, lütfen buyurun”  dediğinde masada oturan bembeyaz saçlı, kendisine çok yakışmış minicik bir sakalı olan adamı gördü. Hiç yabancı gelmedi ama çıkaramadı. O yaklaşınca adamın da ayağa kalkması üzerine “ayıp olmasın” diye düşünüp yavaşça oturdu. 

Gecenin geri kalanı huzurlu ve sessiz bir hafta sonu yemeği gibiydi

Ne öncesi konuşuldu, ne sonrası belliydi. Yalnız bu an vardı. Adam mutluydu, kadın ise artık korkmuyordu, nedenini bilmeden…

Güneş şimdi sakin bir şekilde ve tamamen sulara gömülürken tüm ressamları kıskandıracak renklerle donatıyordu gökyüzünü. Mor salkımlar ile yaseminlerin kokusu dostça güzelleştiriyorlardı havayı. Udi ise ; ..şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu..diyordu adeta fısıldayarak.

 * Vasconcelos’un Şeker Portakalı adlı kitabı

Yazarın Dünyasından

lternatif Metin (Alt Text) İstanbul'un tarihi silüetine karşı, Tarlabaşı veya Balat tarzı eski, ahşap ve kagir evlerin bulunduğu dar, Arnavut kaldırımlı bir sokakta gün batımının son anları yaşanıyor. Mavi alacakaranlık gökyüzünün altında, uzakta Süleymaniye Camii'ne benzeyen bir külliye ve sayısız minare görülüyor. Ön plandaki harap binanın çatısında, siluet halinde şapkalı bir figür oturuyor. Evlerin sıcak sarı ve kırmızı ışıklı pencereleri, mavi şehrin dokusuyla tezat oluşturuyor. Sağ tarafta, Haliç kıyısında sur kalıntıları ve denizde birkaç küçük balıkçı teknesi seçilebiliyor.

Çakal Hayri

Meral Kutluğ İLSEVER, İstanbul’un betona yenik düşen sokaklarında hayatta kalmaya çalışan, hayallerini ve geçmişlerini kaybetmiş beş serseri gencin trajik hikâyesini anlatIyor.
Canlı mavi renkte kalın boya dokulu bir duvarın önünde, yeşil bir park bankında oturup gazete okuyan, açık renkli kıyafetler giymiş yaşlı bir adamın yatay formatta yağlı boya tablosu.

Yaşlı Bir Erkeğin Gizli Günlüğü

Meral Kutluğ İLSEVER’in kaleme aldığı bu etkileyici öykü; başarısızlık hissi, yalnızlık ve yaşlılık sancılarıyla boğuşan emekli edebiyat öğretmeni ve yazar Faruk’un kâbuslarla dolu tekdüze hayatından arkadaşı Semih’in ani müdahalesiyle sıyrılmasını konu alıyor.