Çok panelli, geniş yatay siyah beyaz fotoğraf enstalasyonu. Dört sıra halinde düzenlenmiş çok sayıda küçük, buruşuk kâğıt baskıdan oluşur. Her baskı, yüzlerini kapatan çeşitli el pozlarını ve bazen de gözlerin veya ağızların kısmen görüldüğü bulanık veya yoğun gölgeli yüzleri gösterir. Enstalasyon dokulu beton bir duvar üzerine iğnelenmiştir ve ışık soldan gelerek her bir panelin dokusunu ve el-yüz kompozisyonlarının tekrar eden, gizemli ritmini vurgular.

Fotoğraflarla Konuşmak

Okuma Süresi: 7

Ne kaygısız, ne saygısız evlatlarız ki anamız babamız ölmeden doğduğumuz o mis kokulu evlerimize ayak basmaz olduk. Sevgili anacığım, evimizin babamdan sonraki son direği Hakk’ın rahmetine kavuştu da üç kardeş nihayet evin yolunu tuttuk. Onu her zaman tekrarladığı kara toprağına yatırdık. Ortalık sakinleşince, hepimizin aklında mıdır nedir, oturma odasının kenarında maddi değilse de manevi hazineler barındırdığına adımız gibi emin olduğumuz sandığa adeta hücum ettik.

Eski evimiz; duvarlarında nemin, rutubetin, soğuk sesin ve toprak kokusunun hissedildiği o oturma odamız… Basit bir masa, ayakları kısım kısım yenmiş iki sandalye ve boş duvarlarından biri… 70’lere ait klasik nostaljik duvar kâğıdı ile geçmişten neler neler anlatmak istiyor. Ama nafile, hem de ne acı ki üçümüz de hayal meyal anımsıyoruz; anıları kısacık bir on-on beş yılda neredeyse silmişiz. Şu an evin duvarlarına baktığımızda görünen o ki iki ihtiyar, kendi yalnızlıklarında; çocuklarını yani bizleri evden uğurladıkları, mutlu mesut yaşamlarının son yıllarını sakin ve huzurla geçirmekle meşgul oldukları devirlerde, kendi can dertlerinin dışında bir şey düşünmemişler.

Kendimizle, şimdiki ayrı ayrı aile sorunlarımızla, onların yaşanmışlıkları ile araya çocukluğumuzu da sıkıştırarak yeni yeni bağlar kurmaya çabalıyoruz. O yer yer, yama yama geçmişten günümüze akseden; tüm bir aile olarak yaşanmışlıklarımızın anlatıldığı, yıkanmaktan renkleri solmuş ama ana babamızın geçmişten kopmalarının zorluğundan hâlen kullanılmakta olan bebek örtümüz… Duvarda, üzeri birkaç santim toz tutmuş beyaz örtülü Mushaf ve hemen yanı başında anne babanın nispeten gençlikleri ile sağ ve sollarındaki biri erkek, iki kız çocuklarından yani bizlerden oluşmuş bir mutluluk fotoğrafı odanın rutubetini almaya çalışıyor. Giysilerimiz, saç tiplerimiz, bakışlarımız bize o masum bakışlı gençliğimizi, çocukluğumuzu, geçmişi anımsatırken aynı zamanda günümüze de bir köprü atıyor; geçmişi anımsatmaya çabalıyor.

Annemin naftalin kokulu sandığının kapağı açıldığında, neredeyse gözle görebildiğimiz anılar sağa sola, özgürlüklerine uçtular. Sandıktan çıkanlar; aylarca uyumuş genç kız elinden çıkmış nakışlar, her biri birbirinden güzel renk ve desen dağılımıyla geçmişten günümüze taşınan hikâyelerin sembolleri adeta. Bazılarına acılar nakşedilmiş, bazılarına da umutlar, mutluluklar ve hayaller yansıtılmış iğne oyalarının keskin ucuyla. Her birinden el emeği, göz nuru akıyor. Birçoğunda annemin çocukluğunun parmak izleri var ki kültürel mirasımızın kuşaklar boyu sürdürülmesinin en hoş iletişim nesnelerine dokunuyoruz; şimdilerde hüzünle baktığımız kenarları sararmış siyah beyaz fotoğraflar misali. Neler taşımaz ki bizlere o unutmaya yüz tuttuğumuz fotoğraflar… Saç tipimizden giyimimize, modamıza, sanat yapıtlarına kadar günlük yaşamdaki bir sürü gerçekliğin geçmişteki izlerini sürmemize olanak sağlıyor. Sadece sabit duran bir an gibi gördüğünüz fotoğrafın içinde, görmeyi bilen gözlerle o anın duygusundan, tadından ve sosyal dinamiğinden dersler çıkarıyoruz.

Her biri pırlanta değerinde, anamın hınca hınç doldurduğu anılar gemisinden çıkanlardan, üç kardeş üçümüzü de ortak heyecana gark eden, beynimizden vuran; üzerinde isimlerimizin yazıldığı, belli ki kendi elleriyle, emeğiyle ördüğü ikisi pembe, benimki mavi yün patiklerdi. Ne de güzel korumuştu onları, sanki bize bir mektup bırakmıştı. Naftalinin ardından buram buram yüzümüze vuran Hacı Şakir sabununun kokusunu da alıyoruz. Ne güzeldi o zamanlar; saçımızı, bedenimizi, kirlilerimizi hep o sabunla yıkardık. Kokusu hâlâ burnumuza çaldığında temizlik duygusu gelir oturur beynimize. Annemizden kalan koca bir sandık ev eşyasından en değerlisiydiler.

Üçümüzü de ayrı ayrı düşünmüş olması da belleğimizdeki o ana kucağındaki, göğüslerinden süt emdiğimiz günlere götürdü; suratımızda kocaman bir buruk gülümsemeye dönüştürdü. Bazen bir şeyleri unutmak, yeniden hatırlanmayı ya da hatırlanmamayı olanaklı kılar. Biz hatırlayanlardan olduk bu yumuşacık bebek kokan patiklerle. Geçmişimizi bugüne ışınlıyoruz ve bu objeleri bizler de torunlarımıza miras olarak —sandığımız yok ama— buz gibi dolaplarımızda saklamaya yemin ediyoruz.

Biraz daha eşeliyoruz sandığı, dibinden neler çıkacağının merakıyla… Bir fotoğraf… Ardından elimizin altına adeta bir çocuk ruhu telaşıyla geliveren, öne çıkmaya çalışan ikinci fotoğrafın teması ise iki küçük çocuk. Biri pırıl pırıl sarı saçlı, diğeri ise alnının hemen üzerindeki saçının malak yalamış hâlinden hüzünlü bakıyor gibi objektife. Kimliklerine hiçbir yakınlığımızın olmadığı —akraba ama en azından şimdilik— bu çocukların yüzüne bakarak kimliklerine dair izlenimler, yorumlar çıkarmaya çalışıyoruz kendimizce. “Biraz büyük büyük dedem bakışı var”, “Diğeri de eğer mahalleden bir arkadaşı değilse kardeşi mi?” diyoruz iç dünyamızda.

Mikro düzeyde bir arkeoloji çalışması içinde gibi hissediyoruz kendimizi. Sorularımıza net yanıtlar bulamadıkça aile efradıyla tartışarak, zamana karşı kaybetmeye mahkûm bir tartışma ortamının acı duygularını önümüzdeki sehpaya sığdırmaya çabalıyoruz. İnatlar, kavgalar, “dediğim dedikler” uçuşuyor havada ama ortak bir noktada buluşamıyoruz. Ah be anneciğim, bizi kavga ettirmek amacıyla mı sakladın sen bu resimleri? Tekrar ediyorum belki ama ne olurdu arkasına “Şu şudur, bu budur” diye yazsaydın. Miraslık altınlar bırakamadın, hiç olmazsa bunları altın sırmalı hâle getirseydin. Bu inatlaşmamız gecenin ilerleyen saatlerinde Siyaset Meydanı programlarındaki kıyasıya, çözümsüz tartışmalara; ayakları yere basmayan varoluşların izlerini kanıt gibi sunmaya yönlendiriyordu aile efradını.

Anacığım; hadi yazamadın, vaktin olmadı, hiç mi duymadın bilmem… Hani senin uzun kış akşamlarında bizi oyaladığın tarihi masalların arasına, tarihi dengbej atalarımız gibi “Şu şu tarihi kimlikleriniz var, sakın ola onları unutmayın” diye bir kılçık atsaydın ya beynimize. Bak şimdi teknoloji gelişti, bir tıkla biz de onların izlerini sürseydik; maddi değil ama bu yaştan sonra manevi bir zenginlikle yaşamımızı sürseydik değil mi? Yani sonuç olarak bu naftalin, hatta sen kokulu sandıkta ne kadar arkeolojik kazı yapsak da asla bize tatminkâr cevaplar sunacak ipuçlarına ulaşamayacağız.

Bazen durağan bir fotoğrafın tek sözcük etmeden çıkardığı sese, çığlığa şaşar kalırız. Geveze bir dostumuzun uzun uzun anlatmasından sıkılırız da bu derin fotoğrafın çığlık çığlığa ifadelerinden hâlâ anlama açlığımızı doyuramadığımızı hissederiz. Arka fonda, kadraja girmemiş soluk cisimlerden, farkında olmadan fotoğrafın öznesi zavallılardan oluşmuş kendi hayal gücümüzle ne hikâyeler uydururuz. Mesela, Hiroşima bombalarından kaçan çırılçıplak bir kızın yüzündeki acıyı, ıstırabı yansıttığı fotoğrafı; kız çocuğunun doğallıkla suratına yerleşmiş anlattıkları… Onu gördükten sonra bütün acılar dayanılır gelir hepimize. Bu fotoğrafa çerçeve gerekli mi sizce?

Fotoğraflarda en çok da kedileri severim. Nasıl poz verirlerse versinler, her biri profesyonel bir fotoğrafçının yönlendirmesiyle verilmişçesine insanı içine alan resimler. Elinle resme dokunduğunda kedinin kıvılcımlar saçan tüylerinde gezer gibi huzurlu bir ruh hâline bürünür, hiçbir şey düşünmek istemezsin.

Neden ve ne konuşuruz fotoğraflarla? Sessizliklerin, suskunlukların sesine vakıf olmak; havada uçuşan sözcüklerin ağızdan çıkışına uygun tınılara bürünüp sağa sola dağılmalarını hissetmek; kendi beynimizin içindekileri giydirmek; başkalarının hayallerinden resimler yapmak için mi? İnanın bilmiyorum.

Yazarın Dünyasından

Çit Üzerinden Renkli Gökyüzünü Seyredenler

Ekran ile Mürekkep Arasında

Ümit Ahmet DUMAN, Matbaa kokulu sayfalardan soğuk ekranlara uzanan dijital dönüşüm çağında edebiyatın, okurun ve insan iradesinin yapay zekâ karşısındaki sarsılmaz yerini irdelİyor.
Galata Kulesi ve İstanbul Boğazı manzaralı, gökyüzünde kuş sürüsü bulunan mavi tonlarda illüstrasyon ve çizim eseri.

Gidersen Yıkılır Bu Mahalle

Ümit Ahmet DUMAN’ın kaleme aldığı bu duygusal öykü, çocukluk arkadaşı Hasan’ın gidişiyle yalnızlaşan ve ruhu çekilen bir mahallenin hüznünü anlatıyor.