I
Fırını yedi ay önce, bir salı gecesi yaktım; o günden beri kapağını açmaya elim varmadı. Göstergede yirmi bir derece var; atölyenin, sokağın, ekimin sıcaklığı. Fırın çoktan soğudu, biliyorum; otuz yılın çömlekçisiyim, bunu bilmesem neyi bileceğim? Ama mandala her uzandığımda içeride kızgın bir şey nefesini tutmuş bekliyormuş gibi geliyor, elim kendiliğinden geri çekiliyor.
Bunu Nesrin’e ben öğrettim, ilk dersinde, ellerini önlüğüne silerken: Fırını kendi haline bırakırsın, sabırla soğumasını beklersin. Erken açarsan içerideki parçalar dışarının havasını bir anda alır, çatlar. Çatlak çoğu zaman sesini de saklar; haftalar sonra kaseye sıcak bir çorba koyduğunda, masaya yavaş yavaş yayılan lekeden anlarsın.
Atölyem Sırlıyokuş’un dibinde, sıvaları her kış biraz daha kabaran eski bir apartmanın bodrumunda. Tek penceresi kaldırımla aynı hizada; dünyayı otuz yıldır bileklerden yukarısını görmeden izlerim. Ayakkabıdan mevsimi, bilekten saati çıkarırım. Servis bekleyen küçük bilekler sekizi çeyrek geçe, telaşlı topuklar dokuzda geçer; öğleye doğru terlikle ekmeğe inen emekliler, akşamüstü topuklarını sürüye sürüye eve dönenler. Nesrin’in ayakkabıları beyazdı, sol bağcığı hep çözük; her gelişinde “Bağla kızım, düşeceksin” demek dilimin ucuna kadar geldi, söylemedim. Ana gibi davranmak istemedim belki; belki de o çözük bağcığın ona bir rahatlık verdiğini sezmiştim. Güneşli günlerde de yanından ayırmadığı bir şemsiye vardı. Sapına biber gazı sakladığını sonradan, dosyadan öğrendim; o şemsiyeyi neden hiç açmadığını da o gün anladım.
Fırının karanlığında son dört parçası bekliyor: bir sürahi, iki kase, bir de ağzı dar, karnı geniş, ne olduğunu kimseye söylemediği bir parça. “Bitince söylerim,” dedi, çocukların sır saklarken takındığı o ciddiyetle. Sırını da kimseye bırakmadı, kendi hazırladı: kül sırı. Külü eledi, üç kez yıkadı, bir turşu kavanozunda haftalarca bekletti. Hangi odunun külü diye sordum, güldü: “Evden.”
Kenan’ın ifadesinde atölyenin adı geçmiş; polis o sabah kapıya dayandığında fırın bin iki yüz elli dereceye tırmanıyor, bodrumun havası sıcaktan titriyordu. Genç bir komiser yardımcısı kapağa uzanınca kendi sesimi tanımayacağım kadar yüksek bağırdım. Delikanlı, karşısında şüpheli bir kadın varmış gibi ters ters baktı. Altmış yaşında, önlüğü çamurlu, kollarını fırının önünde iki yana açmış bir kadın; şüpheli dediğin de böyle olur herhalde. Titreyen bir sesle, içeride Nesrin’in parçaları olduğunu, kapağı açarsak hepsinin paramparça olacağını anlatmaya çalıştım. Bir şey demedi, defterine kısa bir not düştü; kalemi kâğıda öyle bastırıyordu ki ucu kırılacak sandım. Aylar sonra o notu dosyanın kırk üçüncü sayfasında, kendi adımı bir yabancının adı gibi okuyarak buldum: Atölye sahibi Gülten Ç., maktulün eşyalarının bulunduğu fırının açılmasına itiraz etmiştir.
Eşyaları. Dört parça kil.
II
Nesrin ilk gün tam bir saat kile elini sürmedi; gözü çamurda değil, kapıdaydı. Sırtını duvara verip kapıyı gören sandalyeye oturdu, telefonunu ters çevirip masaya bıraktı. Telefon yirmi dakikada bir masanın tahtasında titredi; her titreyişte omuzları biraz daha içine çekildi. Konum paylaşımı hep açık kalmalıymış, dedi; bunu hava durumunu söyler gibi söyledi. Kocası atölyeye izin verdi; çamur kadın işi, yer bodrum, hoca altmışlık bir kadın. Tehlikesiz yani. Altmışından sonra kadın, erkeklerin gözünde ya ana olur ya duvar; hangisi olduğumu Kenan’a hiç sormadım. Kenan ilk ay iki kez kapıya kadar geldi, raflardaki sürahilere, yamuk kaselere bakıp dudak büktü, gitti. Onu da ayakkabılarından tanıdım: bağcıksız, sivri burunlu, yeni boyanmış siyah ayakkabılar.
Rafın en alt bölmesi hâlâ onun. Aletleri boy sırasıyla dizili: tel, sünger, ahşap bıçak, bir de kenarı eğilmiş bir yemek kaşığı. Kurumaya bıraktığı her kasenin yanına bir kâğıt iliştirmiş, kurşun kalemle: Dokunmayın, kurusun. O bölmeyi boşaltmaya her kalkıştığımda elim kaşığa gidiyor, kaşığı yerine koyup vazgeçiyorum. Kenan oraya hiç bakmadı.
İkinci hafta önüne bir topak kil koydum. Avucunda sıktı, parmaklarının arasından taşan çamura baktı. Bir kase yaptı, beğenmedi, ezip topak etti. Yeniden yaptı, yeniden ezdi; her ezişte biraz daha hırsla. “Hep böyle mi?” dedi. Yarım kaseyi ıslak bezle örttüm. “Kurusa da korkma. Suya koyarsın, açılır.” Parmağımla fırının kapağına vurdum. “Buradan çıkınca dönmez.”
Öğrencilerim bu sözü duyunca okuldan kalma deyimi hatırlar, “Rubikon’u geçtik” diye gülüşürler. Nesrin gülmedi. Gözü fırının kapağına takılıp kaldı; çamurlu parmağını oradan çekmeden, “Bizim köyde de bir su var,” dedi.
Sonra alçak sesle, anneannesinin köyündeki dereyi anlattı. “Adı Gelinsuyu. Bir adım ancak, yazın kurur. Gelin düğün sabahı atla geçer, arkasından testi kırarlar. Geri dönen olursa su ters akıyor derler.” Köyün aşağısına baraj yapılınca dereler yön değiştirmiş; muhtar yol kenarına, altından su akmayan bir yere tabela diktirmiş. “Anneannem testinin sesini ölene kadar unutmadı. Tabelayı görmedi, iyi ki.”
O akşam atölyeyi kapatırken raftan bir testi indirip dibine baktım. Kil yaşken çiviyle kazıdığım adım orada duruyordu. Testiyi elimde uzun süre çevirdim, sonra rafa ağzı aşağı koydum.
İkinci kışın sonunda tezgâhta, elleri çamurlu, yeniden sordu: “Geri dönmediği derece kaç?” “Beş yüz elli, altı yüz,” dedim. Sesini çıkarmadı, yalnızca başını eğip avucundaki çamuru biraz daha sıktı. Üç hafta sonra adliyeden çıkıp soluk soluğa buraya geldi. Şemsiyeyi duvara yasladı, montunu bile çıkarmadan, gözleri parlayarak söyledi: “Beş yüz elliyi geçtim.”
Sonraki haberlerde onun için “boşanma aşamasında” dediler; derenin ortasında, suyun içinde kalakalmış bir kadın.
III
Kenan nişanlılıkta ona mavi tükenmezle mektuplar yazmış. Her mektubun altında aynı cümle: Bende ateş sönmez. Nesrin bunu bir öğle arası, simidini çaya batırırken anlattı, sonra kendi saflığına güldü. On dokuz yaşında o cümleyle aklı başından gitmiş. On iki yıl sonra aynı cümleyi mutfak masasında, bir market fişinin arkasında buldu, yine mavi tükenmezle. Bu kez gülmedi; fişi katlayıp kimsenin bakmayacağı bir çekmeceye sakladı, bir gün işine yarayacakmış gibi.
Annesinin her derde hazır bir lafı vardı: “Erkek dediğin parlar, söner.” Kırk yıl soba başında oturmuş bir kadın; kömürü tanır, kocasının sesinin hangi akşam yükseleceğini çay bardağının tabağa değişinden anlar.
Külü iki kez düğümlenmiş bir naylon poşette getirdi; poşeti bir emanet gibi göğsüne bastırmıştı. Atölyenin ortasında bir kova suyun başına çömeldik, ben eleği tuttum, o döktü. Kül önce suyun yüzüne gri bir örtü gibi yayıldı, sonra ağır ağır dibe çöktü. Elekte yanmamış bir parça kaldı: beyaz, kenarı kahverengileşmiş bir tül. Nesrin onu iki parmağıyla, bir kelebeği tutar gibi alıp cebine koydu. Ne olduğunu sormaya dilim varmadı.
Kova başında, yıllardır adını ağzıma almadığım kocam geldi aklıma; neden o an, bilmiyorum, belki külün kokusundan. Anlattım. “Gençliğinde Közlüce’de madende çalıştı. Orada yerin altında yıllardır bir ateş yanıyor, söndüremiyorlar. Kışın bahçelere kar tutmuyor. Kasabayı boşalttılar, birkaç aile gitmedi.”
“Gitmeyenler ne diyor?”
“Alışılıyor diyorlar. Yolun çatlaklarından duman çıkınca sis sanıyorsun.”
Külü bir daha yıkadık, su duruldu. Nesrin gözünü dipteki tortudan ayırmadan, “Bizim sokakta da kar tutmaz,” dedi.
Ben de öyle bir sokaktan gelmiştim; bunu ona söylemedim. Otuz yıl önce bu bodruma bir bavul ve bir çuval kille inmiştim.
“Bu ne renk çıkar?” diye sordu. “Ne yandıysa,” dedim. Islak külü bir avuç feldispat ve kille yoğurduk; turşu kavanozuna doldurdu, kapağını bütün gücüyle sıktı, kavanozu rafın en arkasına itti.
Külün nereden geldiğini aylar sonra, bir öğle arası, gözlerini benden kaçırarak anlattı. Boşanmak istediğini söylediği gece Kenan sesini yükseltmemiş. Onu en çok bu sessizlik korkuttu. Kenan gardıroptan gelinliği çıkarmış, ardından albümleri, Nesrin’in liseden kalma şiir defterini; hepsini balkondaki mangala götürüp bir kibrit çakmış. Nesrin kapının arkasından, camdan dumanı izlemiş. “Tül bir anda tutuşuyor,” dedi. “Saten ağır yanıyor. Defterlerin sırtı en son.” Sabah Kenan işe gidince balkona çıkıp mangalın dibindeki külü, geçen yazdan kalma kömür külüyle birlikte poşete doldurmuş. Anlatırken cebinden o tül parçasını çıkarıp avucunda açtı; aylar geçmişti, hâlâ yanında taşıyordu.
IV
Nesrin fırını bir kez erken açtı. İlk sırlı pişirimiydi; çocuklar bayram sabahı yastığın altındaki harçlığa nasıl uzanırsa öyle uzandı, sabredemedi. Ben yukarıda çay koyarken göstergede beş yüz seksen dereceyi görüp mandalı çekmiş. Aşağı indiğimde maşayla bir kaseyi tutuyordu, yanakları sıcaktan kıpkırmızı. Kaseden ince bir ses geldi, cam bardağa kaşık değince çıkan o tiz ses; ardından bir kez daha, bu kez ikimizin de nefesini kesen. Kaseyi tezgâha bıraktı, eğilip baktık: sesin geldiği yerden saç kalınlığında bir çizgi ilerliyordu.
“Ateşte bir şey olmadı ama,” dedi.
“Olmaz,” dedim. “Ateşte her yanı aynı sıcaklıkta. Soğurken içi başka, dışı başka.” Parmağımı göstergenin camına, beş yüz yetmiş üçün hizasına koydum. “Burada kilin içindeki kum bir kez daha boy değiştirir. O anı dışarının havası yakalarsa böyle olur.” Kaseyi en üst rafa, kendi kırıklarımın yanına koydum.
Çatlağa uzun uzun, bir yarayı inceler gibi baktı. “Ne kadar beklemek gerek?”
“Fırın kendiliğinden soğuyana kadar.”
O günden sonra, ne kadar merak etse de fırını bir daha erken açmadı; göstergenin başına oturup ibrenin inişini benimle birlikte bekledi.
Haberlerde hep aynı sözcükler aynı sırayla gelir: boşanma aşamasında, ayrı yaşayan, hakkında uzaklaştırma kararı olan. Ben bu sözcükleri fırının göstergesini okur gibi okurum; ibre her seferinde aynı yere iner.
Nesrin’in de uzaklaştırma kararı vardı. Çantasında katlı, çok okunmaktan köşeleri yumuşamış bir kâğıt. Bir gün tezgâhın üstüne açtı: altı ay, şu kadar metre, telefon ve iletişim araçları dahil. “Kâğıt işte,” dedi. Özenle katlayıp çantasının en dibine, şemsiyenin yanına koydu.
Kenan o aylarda beni iki kez aradı. Numaramı nereden bulduğunu sormadım; bir erkeğin bir kadının numarasını bulamadığı görülmüş şey mi? İlkinde kibar, mahcup bir sesle Nesrin Hanım’ın gelip gelmediğini, iyi olup olmadığını sordu. Bir süredir gelmiyor, dedim; yalan söylerken sesimin bu kadar sakin çıkmasına kendim de şaştım. İkincisinde sesini alçalttı, sözcükleri tek tek yerine koydu: “Gülten abla, siz büyüksünüz, bilirsiniz, yuva yıkmak kolay.” Telefonu kapattığımda avucumdaki kil kurumuş, parmaklarımın arasında çatlamaya başlamıştı; ne kadar öyle durduğumu bilmiyorum.
V
Son gelişi bir salıydı; o salıyı dakika dakika hatırlıyorum. Dört parçasını fırının rafına kendi dizdi, sır akarsa yapışmasın diye aralarında parmak boyu boşluk bıraktı. “Perşembe gelemem, annemlere gidiyorum,” dedi. “Sen bu gece yak.” Kapıda durdu, sol bağcığını bağlamak için eğildi, vazgeçip doğruldu. “Gelince açarız.” Merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Beyaz ayakkabılar pencerenin çerçevesine girdi, sol bağcık kaldırımda sürüne sürüne çerçeveden çıktı.
Arkasından siyah bir çift ayakkabı geçti mi? Mahkemede bunu bana üç kez sordular. Bilmiyorum; bu bilmemek her gece benimle birlikte yatağa giriyor. Otuz yıldır bütün gün ayak görürüm, o gün tek bir çift ayakkabıyı hatırlamıyorum. Fırını gece on birde yaktım. Sabah sekizde gösterge bin yüz altmıştaydı, ben çay demlerken radyo adını okudu. Soyadını yanlış okudu, yaşını doğru.
VI
Adliyenin üçüncü katındaki koridor fırının içine benzemez. Fırında her şey aynı sıcaklığa varmaya çalışır; burada herkes kendi sıcaklığında bekler. Avukatlar serin, kapı önünde dosya tutan kadınlar kızgın. Yanıma otuzlarında bir kadın oturdu, kucağında naylon bir dosya. Ne için geldiğimi sordu; söyleyince başını salladı, hiç şaşırmadı. Kendi dosyasını gösterdi: “Her duruşmada bu kalınlaşıyor, ben inceliyorum.”
Nesrin’in annesi ön sıradaydı; onu bana kimsenin göstermesi gerekmedi, Nesrin’in o içine çekilen omuzları onda da vardı. Elinde, kenarları bantlanmış şeffaf bir poşet dosyanın içinde bir fotoğraf. Duruşma boyunca fotoğrafı indirmedi, kolu yoruldukça öbür eline geçirdi.
Kenan’ı iki jandarmanın arasında getirdiler; başı dik, adımları ölçülü, kendi düğününe girer gibi. Ayakkabılarına baktım: bağcıksız, siyah, burunları yeni boyanmış. Cezaevinde de boyatıyor demek. Savunmasını önce kâğıttan okudu, sonra kâğıdı bırakıp kendi sözleriyle sürdürdü. Eşini sevdiğini, yuvasının nasıl dağıldığını anlamadığını, içinde söndüremediği bir şeyin onu yaktığını söyledi. “Benim içimde ateş vardı, hâkim bey.” Haksız tahrik indirimi istedi. O geceden sonra ne yaptığını sordular. Biraz düşündü: “Ayakkabılarımı boyadım.”
Söz annesine geçti. Fotoğrafı indirmeden ayağa kalktı. Kırk yıldır şehirde yaşadığı halde köyünün ağzıyla konuştu. “Benim kızım suntur bir kızdı, hâkim bey. Eğilmezdi. Ben ona eğil dedim, kocandır dedim, parlar söner dedim. Eğilmedi.” Fotoğrafı öbür eline aldı. “İyi ki eğilmedi.” Kenan’a döndü: “Sunturuma bak.” Kenan bakmadı. Başını önüne eğip dişlerinin arasından kısa, sunturlu bir küfür savurdu. Ön sıradakiler duydu; tutanağa geçmedi. Jandarma koluna dokundu, hâkim ihtar verdi. Mübaşir, kimse görmesin diye, annenin önüne bir bardak su bıraktı. Kadın içmedi; bardağı fotoğrafın yanına, kenarları hizalı, düzgünce yerleştirdi.
Ara verilince koridorda annesinin yanına oturdum. Fotoğrafı ilk kez dizlerine bırakmıştı. Suntur ne demek, diye sordum. Eliyle havaya, yerden yukarı dümdüz bir çizgi çekti. Biraz sustu. “Yüzüne bakamadı işte.” Başka bir şey söylemedi.
Mübaşir çağırınca fotoğrafı yeniden kaldırdı. Kalkarken koluma tutundu. “Suntur ağacı rüzgâr devirmez,” dedi. “Balta devirir.”
Sanık avukatı elinde dosyayla ayağa kalktı, kırk üçüncü sayfayı yüksek sesle okudu. Atölye sahibi o sabah fırının açılmasına itiraz etmiş. Fırında ne olduğu bugüne dek tespit edilmemiş. Maktul, müvekkiline ait bazı eşyaları orada yakmış olabilirmiş. Bilirkişi gerekirmiş. Neyi yakmış? Gelinliği mi? Gelinlik balkonda yandı; kibriti çakan da şu an karşımda, ayakkabıları pırıl pırıl oturuyor. Salonda biri güldü; kim olduğuna bakmadım, baksam kalkıp yanına gideceğimden korktum. Mübaşir susturdu. Hâkim talebi davayla ilgisiz bulup reddetti. Söz bana gelince boğazım düğümlendi. Bin iki yüz elli derecede neyin yanıp neyin yanmadığını mı anlatayım? Kilin kemiğine işleyen suyu mu? “Bir sürahi, iki kase, bir de ne olduğunu bilmediğim bir parça,” dedim. Kâtip yazdı. Sesimdeki titreme tutanakta yok.
Merdivenlerde mor önlüklü kadınlar bekliyordu, pankartlarını rüzgâra karşı dimdik tutarak. Bir kartonda Nesrin’in adı iri harflerle, doğru yazılmış. Bir süre aralarında durdum; yıllardır ilk kez bir kalabalığın içinde yalnız değildim. Sesleri merdivenleri tırmanıp camlara çarptı, geri döndü.
Bu sabah bir haber sitesi duruşmayı yazmış. Başlıkta Nesrin’in adı yok, Kenan’ın baş harfleri var: Sanık: İçimde ateş vardı. Haberin altına fırınımın bir fotoğrafını koymuşlar, nereden bulmuşlar bilmiyorum. Altında adım, parantez içinde yaşım. Haberde doğru olan tek şey o. Ben de yıllarca başka kadınların haberlerini çayımı karıştırarak okudum.
VII
Bu akşam artık beklemiyorum. Mandal paslanmış; iki elimle, bütün ağırlığımı vererek çekiyorum. İçeriden sıcak hava gelmiyor, gelmeyeceğini biliyorum; yine de yüzümü çeviriyorum.
Kaseler sağlam; kimse duymasın diye fısıltıyla Nesrin’e haber veriyorum. Kül sırı yeşile dönmüş, taşın üstünden akan dere suyunun yeşiline. Birinin ağzından bir damla akmış, kenarda donup kalmış, düşmekle düşmemek arasında. “Tül bir anda tutuşuyor, saten ağır yanıyor” sözü aklıma geliyor. Hangi damlanın tülden, hangisinin defterden kaldığını bilmiyorum; Kenan’ın da bunu hiçbir zaman bilmeyeceğini düşünmek nedense içimi biraz rahatlatıyor.
Sürahiyi kaldırınca çatlağı görüyorum: boynundan karnına inen, saç kalınlığında, kıvrılarak ilerleyen bir çizgi. Soğurken, beş yüz yetmiş üçte açılmış olmalı. Kimse kapağa dokunmadı, fırın kendi haline soğudu. Bekledim. Yine de. Parmağımla çizgiyi izliyorum; bir yerde yön değiştiriyor, bir yerde kayboluyor. Haritası olmayan bir dere.
Dördüncü parça, aylardır merak ettiğim o şey, bir kumbara. Ağzı dar sandığım yer, üstüne açılmış ince bir yarık; madeni para ancak sığar. Kulağıma götürüp sallıyorum, çocukken yaptığımız gibi; içinden ses gelmiyor. Çocukluğumuzun kırmızı toprak kumbaralarından biri.
Sonra altını çeviriyorum. Çömlekçi dediğin adını parçanın dibine, kil yaşken çivinin ucuyla kazır. Nesrin de kazımış, eğri, acemi harflerle: Nesrin Tuna. Radyonun okuduğu soyadı başkaydı. Bin iki yüz elli derece görmüş, artık çamur olmaz.
Elimi boşalan rafa koyuyorum. Göstergede yine yirmi bir derece, ama raf avucumun altında ılık; bir süre elimi çekemiyorum.
Kumbarayı kaldırım hizasındaki pencerenin önüne, dimdik koyuyorum. Rafın üstünde ağzı aşağı duran testiyi indirip düzeltiyor, kumbaranın yanına bırakıyorum. İlk parayı ben atıyorum, sesi bodrumda uzun süre dolaşıyor. Pencereden bütün gün ayak geçiyor. Bodrumdan kimsenin sunturunu göremem, yalnızca yürüyüşünü. Sol bağcığı çözük birini görünce ayağa kalkıyorum.