Salonun ortasındaki ekran, gecenin tek güneşi. Perdeler kapalı ama ışık kapalı kapıdan bile sızıyor; komşu duvarına mavimsi bir titreşim düşürüyor. Ailem, anlamını çoktan yitirmiş ama hâlâ nefes alan bu kelime, kanepede yan yana oturuyor. Aramızdaki mesafe, aynı sofraya oturan ama birbirinin dilini çoktan unutmuş üç yabancının mesafesi. Televizyonun karşısında, hepimiz aynı yöne bakan, birbirine hiç bakmayan üç yabancıyız.
Salonun penceresi de böyle bir camdan yapılma, iki ince tabakanın arasına gizlenmiş bir zarla tutunuyor birbirine. Bir darbe alsa yüzlerce kırığa ayrılıverir ama dağılmaz; zar bırakmaz onu. Dışarıdan geçen, pencereyi hâlâ bütün sanır, kırığın sesini duymadan yanından geçer gider. Bütünlük dediğimiz şey, çoğu zaman sadece dağılmayı geciktiren o ince zardan ibaret.
Ekranda bir program dönüyor. Stüdyo ışıkları pembe, sunucunun sesi bal kıvamında. Karşısındaki kadın, yıllar önce evinde yaşadığı bir şeyi anlatıyor; kelimeleri seçerken duraksıyor, sunucu mendil uzatıyor, kamera ağlayan yüze yirmi saniye yaklaşıyor. Salondaki reklam müziği patlıyor, seyirci alkışlıyor, alt yazıda numara akıyor: oy vermek için mesaj atın. Acı, burada bir tüketim maddesi; ambalajı gözyaşı, içeriği reyting.
Gözlerim ekrana yapışmış, farkında bile değilim ama her görüntü sildikten sonra da gözümün içinde bir on altıncı saniye daha yanıp sönüyor. Sinema da, bu ekran da, gözün bu küçük unutkanlığından doğuyor: art arda dizilmiş sabit kareler, beynin ihmalinde birleşip harekete dönüşüyor. Gördüğüm akış, art arda dizilmiş ölü anların bir yanılsaması sadece. Devinim, gözün unutmayı beceremediği yerde başlıyor.
Şefkat de böyle üretiliyor ekranda: art arda dizilen sabit karelerden, hiçbirinde gerçek bir temas olmayan bir dizi jestten. Sunucunun eli kadının omzuna değiyor, ama bu dokunuş bir sonraki reklama kadar geçerli. İzleyici ağlıyor, sonra kanalı değiştiriyor. Empati burada bir göz yanılsaması; kareler durunca hiçbir şey kalmıyor geride.
Haber kuşağında alt yazı kayıyor. Bir isim, bir yaş, bir şehir adı; sonra bir sonraki isim. Sayaç her gün bir rakam daha ekliyor kendine, sanki bir maç skoru. Şehrin birinde bir kadın, kendi evinin eşiğinde, kendi adını taşıyan bir adam tarafından susturuluyor. Ekran üç saniye durup geçiyor; hava durumu daha uzun sürüyor.
Aulis limanında rüzgâr yıllarca kesilmiş, donanma yola çıkamaz olmuş. Kâhin, tek çarenin Agamemnon’un kızı İphigenia’yı Artemis’e kurban etmek olduğunu söylemiş. Baba, kızını “iyi bir evlilik” yalanıyla limana çağırmış, sunağa gelinlik kılığıyla götürmüş. Bir kızın nefesi, bin geminin denize açılabilmesi için, “büyük dava” denen o kutsal gövdenin bedeli olarak ödenmiş. Tanrıları değil, orduyu ve itibarı razı etmek gerekiyormuş; mit, kendisi bile bunu saklamaya çalışmamış.
Bugün sunak, salonun ortasındaki o mavi ekran kadar sıradan. Kızını, oğlunu, gelinini (kimin olduğu fark etmez) “aile huzuru”, “komşu ne der”, “devletin gözü üstümüzde” diye sunağa yatıran nice ebeveyn, kendini hâlâ masum sanıyor. Kurban törenleri artık kanla değil, sükûnetle yapılıyor; ses çıkarmadan, gülümseyerek, mahkeme koridorunda başı öne eğerek. Aulis’teki rüzgâr hâlâ esiyor; sadece adı değişiyor, bugün ona itibar diyoruz.
Kimse durmaz böyle anlarda; tanık sayısı arttıkça duraksamak da artar çünkü, her bir tanık bir başkasının harekete geçeceğini varsayar. Sorumluluk, kalabalığın içinde sulanıp yok olur. Ne kadar çok göz varsa, o kadar az el uzanır. Kalabalık, bazen en etkili sessizlik makinesidir.
Yarın sabah mahkemedeyim. Kendi adımı yüksek sesle söylemekten çekiniyorum şimdiden. Dosyalar, dilekçeler, “kamu düzeni”, “genel ahlak” diye yazılmış maddeler; hepsi bedenimi, var olma biçiminden ötürü yeniden yargılayacak. Savunma değil, itiraf bekleniyor kürsüden; sanki kimliğim, mahkemenin onayına muhtaç bir dilekçeymiş gibi. Salonun havasını şimdiden hissediyorum, bir bedeni kanıt konumuna indiren o soğuk, resmi dili.
Bu koridor da bir kule; gözle görünür kimse yok ama sanki tepemde biri var, her hareketimi izleyen. Sesimi alçaltıyorum, adımlarımı küçültüyorum, elimin tutuşunu değiştiriyorum; hiçbir polis, hiçbir savcı orada olmasa da. Kule çoktan içime taşınıyor; gardiyan artık kendi vicdanım kılığında oturuyor içimde. Yasa yazılır yazılmaz, uygulanmasına bile gerek kalmaz; beden kendi kendini gözaltına alır.
Bir yalan makinesi, itirafın kendisini ölçmez; bedenin itirafa direnirken verdiği sinyalleri okur: nabız, ter, soluk. Hiçbiri doğruyu söylemez, sadece doğrunun bedende bıraktığı titremeyi ele verir. Devlet de zaman zaman aynı mantıkla işler: delil diye peşine düştüğü, kimliğin gerçekliğinden çok, saklanırken verdiği çırpınıştır. Mahremiyet burada bir sır olmaktan çıkar, itiraf borcuna çevrilmiş bir yüke dönüşür.
Bir ahtapotu düşünüyorum bazen: tehlikeyi sezdiği an derisini bambaşka bir bedene çevirir, saniyenin küçücük bir parçasında rengini, dokusunu, deseninin tamamını değiştirir. Ben de öyle değiştiriyorum sesimi kapı eşiğinde, adımlarımı koridorda; aldatmıyorum kimseyi, sadece öğrendiğim bir hayatta kalma dilini konuşuyorum. Bazılarımız için görünür olmak doğrudan ölüm demek; saklanmak da bedenin söyleyebileceği en dürüst cümle. Kusurlu olan ben değilim belki, beni bu kadar çok renk değiştirmeye zorlayan ışık.
Gökkuşağına bakan biri, kesintisiz bir tayfa bakar. Kırmızıdan mora dalga boyları birbirinin içine sızar; doğada mor ile kırmızı arasında keskin bir sınır yoktur. Işığın kendisinde sınır yok; renkleri yedi ayrı kutuya bölen insan gözü ve dilidir. Newton bile tayfı yediye ayırırken gökyüzü yerine müziğin yedi notasına bakar; sınırı koyan da gökyüzü değil, insan kulağıdır.
Aşk da böyle bir tayftır. İki bedenin arasında sızan şey, hangi cinsiyetin hangi cinsiyete geçtiğini sormaz; kalp, kimin kalbi olduğunu bilmeden atar. Sevgiyi erkek ile kadın diye iki kutuya ayıran el, ışığı yedi renge bölen elden pek farklı sayılmaz. Doğada sınır yok, sınırı çizen biziz, sonra da çizdiğimiz o sınıra kutsallık yakıştırıyoruz.
İçimdeki beni susturmaya niyetli bir sokakta büyüyorum sanki; hanım hanımcık bir kız çocuğu olmaya mahkûm ben, yüceltilmiş erkekliğiyle abim yanımda. Oysa abim de sevmiyor o cengaver öyküleri; kimse sormuyor ona da, kimse sormuyor bana da. İkimiz de bir kalıba göre kesiliyoruz, ikimiz de kalıbı sevmiyoruz; sadece ikimiz de bunu hiç birbirimize söylemiyoruz. Bir keresinde, çok küçükken, kulağıma eğilip “Pembeyi moru da severdim” demişti abim, sonra hiç tekrarlamadı bunu.
Yıllardır aynı hikâye böyle anlatılıyor bu evde: baba susuyor, anne susuyor, çocuk susuyor; sofra kalkıyor, sofra kuruluyor, sofra yine kalkıyor. Ağzımı açıyorum bir an, “Yarın mahkemedeyim” diyeceğim, cümle dilimin ucunda duruyor. Sonra kapatıyorum ağzımı. Kimse ilk sözü söylemek istemiyor, çünkü ilk söz camı kırar; ben de istemiyorum belki, ya da en çok ben istemiyorum.
Ekranın karşısındaki üç yabancı (anne, baba, çocuk) hâlâ aynı kanepede oturuyor. Baba uzaktan kumandayı sıkıyor, anne örgüsünü örüyor, çocuk telefonunun ışığında büzülüyor. Kimse konuşmuyor. Duvardaki resimde otuz yıl önceki bir düğün fotoğrafı, çerçevesi tozlanmış, gülümsemeler hâlâ donmuş halde asılı. O fotoğraf, ailenin kırılma anını hiç kaydetmez; sadece darbeden önceki son bütün kareyi saklar.
O çocuk bendim aslında, hâlâ benim, kırılıp da düşmeyen, içimde asılı kalan taraf. Yedi yaşındaydım. Gece yarısı, yorganın altında sayı sayarak ağlamamaya çalışıyorum: bir, iki, üç, dört, sesimi çıkarırsam duyulacağım, duyulursam yine bardak fırlayacak duvara. Parmaklarımla nevresimin kenarındaki ipliği buluyorum karanlıkta, sıkı sıkı sarıyorum parmağıma; bir şeyi elimde tutabildiğimi hissetmek için, başka hiçbir şeyi tutamadığım için. Sabah kimse bir şey sormuyor, ben de sormuyorum. Camı ilk kez o gece tanıdım belki de, kırılan şey ses değildi, sesin duyulmaması gerektiğiydi. Bir çocuk susmayı öğrenir de büyür, susmayı unutmayı hiç öğrenemez.
Camın çatlaması sessiz olur bazen. Tek bir yüksek ses değil, milimetrik, duyulmayan bir dizi kılcal ayrılıştır. İçindeki zar, kırığı taşıyabildiği sürece hiç kimse camın artık cam olmadığını fark etmez. Ta ki bir gün, hafif bir dokunuşla bile, bütün ağ bir anda ellerin arasına dökülene kadar.
Sokak lambasının ışığı, pencerenin kenarındaki o incecik çatlaktan geçerken kırılıyor; duvara bir anlığına yedi rengin hepsini birden düşürüyor, sonra siliniyor. Kimse görmüyor bunu. Ama çatlağın en ince yerinde, bir an için, bütün renkler yan yana duruyor; hiçbiri ötekinin sınırını çizmeden.
Ekran kapanıyor, oda kararıyor, ama duvardaki mavi leke gözümün arkasında bir süre daha yanıp sönmeye devam ediyor; retinanın unutmayı beceremediği son kare. Hakikat, kırığın kendisinde değil, onu taşımaya devam eden o görünmez, adı konmamış zarda saklı. Asıl korkutucu olan da bu: Artık kimse camın ne zaman kırıldığını hatırlamıyor. Belki yarın, belki çok sonra biri dokunacak, ve bütün bu sessizlik bir anda dökülüverecek.