Gözlem Odası ve Gözler

Dokuzuncu Kuşakta Tavşanlar

Okuma Süresi: 19

Ağlar ve yapay zekâ çağında yaratının lanetli payı

I.

2024 yazında Nature‘da çıkan bir makale, edebiyatçıların pek uğramadığı bir deneyi anlatıyordu. Oxford’la Cambridge’den araştırmacılar bir dil modelini kendi ürettiği metinlerle beslemişler, yeni modelin ürettikleriyle bir sonrakini eğitmişler, zinciri böyle sürdürmüşlerdi. İlk metin ortaçağ mimarisi üzerineydi; dokuzuncu kuşağa varıldığında elde bir tavşan listesi kalmıştı. Olayın adını da koydular: model çöküşü. Model, eğitim verisindeki seyrek satırları gözden kaçırıyor ve kendini verinin yalnızca bir kesitiyle yeniden üretiyordu.

Bu deneyi bir mesel gibi okumadan edemiyorum. Kemerleri, payandaları, vitrayları anlatan bir metin kendi yankısını dinleye dinleye anlamından soyunuyor, birbirinin aynı sözcüklere, bir sürü tavşana dönüşüyor. Teknik açıklamanın içinde edebiyatı yakından ilgilendiren bir teşhis var: Çöküş, nadir olanın yitmesinden doğuyor. Bu modeller olasılığı yüksek olanı abartmaya, düşük olanı küçümsemeye yatkın; iş kuşaktan kuşağa sürdükçe sık olan kalıyor, seyrek olan siliniyor.

Edebiyatın yurdu o seyrek satırlardır. Bu yazıda yaratının, kurgunun, edebiyatın ağlarla ve yapay zekâyla kuşatılmış bir dünyada nereye düştüğünü o satırların izinden düşünmeye çalışacağım.

II.

Holger Volland Makinelerin Yaratıcı Gücü‘ne Frankfurt’ta bir portrenin önünde durakladığı anla başlar. Alna vuran ışık, fırçanın kabarttığı boya, bıyıklı bir gencin yorgun bakışı… Volland tabloyu bir bakışta tanıdığından emindir. Oysa “The Next Rembrandt” projesinin ürünü olan resim, ustanın ölümünden üç yüz kırk yıl sonra, bütün tuvalleri tek tek ölçülerek yapılmıştır; resimdeki adam hiç doğmamıştır. Volland’ın ünlemlerle dolu satırlarında sahici bir büyülenmenin izi var.

Ben o portrenin karşısında tanıma duygusunun ne kadar ucuza kandırılabildiğini görüyorum. Tanıdığımız Rembrandt’ın kendisi olmuyor, ortalaması oluyor. Portre, ustanın yapıtlarında en çok tekrarlanan özelliklerin toplamı; Nature makalesinin diliyle söylersek, kuyruğu kesilmiş bir dağılımın ortası. Gerçek tuvallerdeki beklenmedik şeylere, tek bir resimde kalmış bir lekeye, bir kez denenip bırakılmış bir renge, bir yüzde bir daha görülmeyen çizgiye o ortada yer yok.

Ted Chiang 2024 sonbaharında The New Yorker‘da yayımlanan, çok tartışılan yazısında aynı yere başka bir yoldan varır. Ona göre on bin sözcüklük bir öykü aşağı yukarı on bin karar demektir, bir istemse birkaç karardan ibarettir; arada kalan boşluğu yazılım, internette bulabileceği en yavan seçeneklerle doldurur. Yazının açılışındaki örnek de manidar: Roald Dahl’ın 1953’te yayımlanan bir öyküsünde bir mühendis, beş bin sözcüklük öyküyü otuz saniyede yazan, romanın mizahını da acıklılığını da pedallarla ayarlatan bir kurgu makinesi yapar. Yetmiş yıl önce hiciv olan şey bugün ürün tanıtımı.

Chiang’ın savına itiraz edilebilir, ona döneceğim. Ama “en yavan seçenek” sözü bu yazının göbeğindeki derde denk düşüyor. Gökhan Özcan geçen nisan bir yapay zekâdan iletişimsizlik üzerine edebî bir metin istemiş, gelen cevabı da olduğu gibi aktarmıştı. Metin “İletişimsizlik, çağımızın sessiz fırtınasıdır” diye açılıyor; ardından ekranların soğuk parıltısı, suskunluğun gölgesi, dijital uçurumlar, kalabalıkta ada gibi kalmış insan sökün ediyor. İmgelerin hepsi tanıdık, cümlelerin hepsi düzgün, benzetmelerin hepsi yerli yerinde. Türkçede “edebî” diye damgalanmış binlerce köşe yazısının, kompozisyon ödevinin tortusu süzülüp şişelenmiş sanki. Yanlış bir cümlesi yok; yanılmayı göze alacak bir cümlesi de yok.

III.

Bataille’ın Edebiyat ve Kötülük‘e yazdığı önsözün en çok bilinen cümlesi, edebiyatın masum olmadığını, suçlu olduğunu ve bunu artık kabullenmesi gerektiğini söyler. İlk okuduğumda bir poz sanmıştım. Özcan’ın aktardığı paragrafla yan yana koyunca mihenk taşına döndü.

Bataille’ın suçtan anladığı ahlaksızlık değildir; önsözde kötülüğün edebiyatta dile gelmesinin “yüksek ahlak” istediğini açıkça yazar. Anlattığı, yazanın bir sınırı çiğnemesi, ortaya bir şey koyması, iletişimin bedelini kendi sırtından ödemesidir. Ali Artun’un Eros ve Sanat‘ta ayrıntısıyla anlattığı “genel ekonomi” bu düşüncenin zeminini verir. Kuzeybatı Pasifik yerlilerinin potlaç törenlerinde mal biriktirilmez; dağıtılır, yakılır, har vurulup harman savrulur. İtibar, yitirilen oranında büyür. Bataille ihtiyacın sınırını aşan artığı, amaçsızca harcanan payı kutsalla bağlar. Artun’un özetinde egemenlik, faydasızlığın ve anlamsızlığın ta kendisidir.

Edebiyat da bu lanetli paya düşer. İşe yaramaz, bir talebi karşılamaz, hiçbir istemin cevabı olmaz. Bataille’ın deyişiyle edebiyat yeniden kavuşulan çocukluktur: yetişkinlerin çalışma düzeninden çalınmış, hesaba gelmez bir zaman.

Dil modelinin yazdığı metin ise daha doğarken sınırlı ekonominin, üretimin, biriktirmenin, verimin dünyasındadır. Bir soruya cevap olsun diye yazılır, bir ihtiyacı giderir, başarısı ölçülür. Hiçbir sınırı çiğnemez, çiğneyeceği sınırı duyacak bir bedeni yok. O yüzden bu metne ruhsuz, soğuk, kusurlu demek bana isabetli gelmiyor. Ona yakışan sıfat daha yalın: suçsuz. Özcan’ın paragrafı iletişimsizliğin acısını hiç çekmemiş bir iletişimsizlik metni. Acıyı anlatıyor, uğruna bir kuruş ödemeden.

IV.

Bu suçsuz metinler şimdi ağları dolduruyor, ağ da biriktiren bir makineye dönüşüyor.

İlk büyük uyarı 2023 şubatında geldi. Yeni yazarlara kapısı açık, yazarına telif ödeyen, saygın bilimkurgu dergisi Clarkesworld gönderimleri süresiz kapattı. Editör Neil Clarke’ın anlattığına göre kapattıkları gün, öğleye kadar yedi yüz gerçek gönderinin yanına beş yüz makine öyküsü düşmüştü. Clarke’ı kaygılandıran estetikten çok düzendi: Bu gidişin yeni ve yabancı yazarların önüne daha çok engel koyacağından, oysa kısa kurgunun tam da bu insanlara muhtaç olduğundan endişeliydi. Suçsuz metin sağanağı önce en ince kapıyı kapattırıyor: adı sanı bilinmeyen yazarın ilk öyküsünü bırakabildiği kapıyı.

Bu ağustos Forbes Türkiye’ye düşen bir haber, işin kurgu dışına da sıçradığını gösteriyordu. Steven Rosenbaum üç yıl boyunca araştırıp yazdığı kitapta yapay zekânın uydurduğu alıntılar olduğunu öğrenmiş; araçları yalnızca kaynak özetlemek ve araştırma için kullandığını da açıkça belirtmiş. Kitap geleneksel yayın sürecinden, birkaç ayrı okumadan geçmiş. Ortalama belge kılığına girmiş, kimse fark etmemiş.

Calasso Edebiyat ve Tanrılar‘da tanrıların hâlâ aramızda dolaştığını yazar; yalnız artık bir dağın yamacında oturan tek bir aile değildirler, uçsuz bucaksız bir metropolde kaynaşan, göçmen kapı zillerindeki adlar gibi dile dolanmayan bir kalabalıktırlar. Hikâyelerinin gücü sürer, onları çağıran ayinler unutulmuştur. Aynı sayfalarda gezegen büyüklüğünde, her şeyi yutmaya niyetli bütüncü bir makineden söz eder. Bu satırlar yapay zekâdan önce yazıldı, ama bugünün ağını anlatıyor. Dil modelleri Agni’nin, Dionysos’un, Surya’nın bütün hikâyelerini sindirmiş; sorsanız sayıp döker. Calasso’nun parmak bastığı yoksunluk da burada: Arşivde hikâye bol, ayin yok. Tanrıların adını herkes biliyor, onlara nasıl yakarılacağını bilen kalmamış.

Nature makalesinin asıl uyarısı bu tabloyu tamamlıyor. Ağ makine metniyle doldukça, ağdan beslenen yeni modeller daha çok makine metni yutuyor. Araştırmacıların vardığı yer ilginç bir ters dönüşe çıkıyor: Makine içeriğinin ağa karıştığı bir ortamda, insanın sistemlerle sahici etkileşiminden derlenen veri gitgide değerlenecek. İnsan elinden çıkmış metin kıtlaşıyor.

V.

Kıt olanın fiyatı olur, bu fiyat da artık belli. 2025 eylülünde Anthropic yazarların açtığı toplu davayı uzlaşmayla kapattı; uzlaşmaya giren tahminen beş yüz bin kitabın her biri için üç bin dolar kadar ödemeyi kabul etti. Davanın hukuki arka planı düşündürücü: Hazirandaki ara kararda yargıç, telifli kitaplarla model eğitmeyi kendi başına yasadışı bulmamış, milyonlarca kitabın korsan sitelerden indirilmesini ise hukuka aykırı saymıştı. Kitapların okunmasında bir sakınca görülmemiş; sakınca, nasıl ele geçirildiklerindeymiş.

Bir romana eğitim verisi olarak biçilen değer üç bin dolar. Küçümseyecek değilim; birçok yazar kitabından bu kadarını bile kazanamaz. Ama rakam edebiyatın yeni ekonomideki yerini ele veriyor: Harcamadan, lanetli paydan doğan metin sınırlı ekonominin ham maddesine dönüşüyor. Bataille’ın potlaç ateşinde yanan mallar şimdi bir veritabanını ısıtıyor.

Ahu Antmen’in derlediği Sanat, Cinsiyet‘teki feminist eleştiri tam burada beklenmedik bir soru soruyor. Linda Nochlin’in 1971’de sorduğu “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” sorusu, Antmen’in aktarımıyla, deha denen gizemli, kutsal, tarifsiz niteliğe yaslanan büyük sanatçı efsanesine meydan okuyordu. Nochlin’e göre büyüklüğü kurumlar, eğitim olanakları, atölyeye kimin alınıp kimin kapıda bırakıldığı belirliyordu. Kanon kendiliğinden birikmiş bir hazine olmamıştı hiçbir zaman; seçilmiş, ayıklanmış bir arşivdi.

Yapay zekâ tartışması bu arşivi yeniden önümüze koyuyor. “The Next Rembrandt” için taranan tuvaller, David Cope’un programına yedirdiği partisyonlar, dil modellerinin sindirdiği kitaplar, hepsi baştan seçilmiş bir kanonun verisi. Kanona girmeyen veride de yok. Model sanat tarihinin kör noktalarını istatistiğin kesinliğiyle yeniden üretiyor; Nochlin’in izini sürdüğü “yaşamamış sayılan” sanatçılar bu yeni düzende bir kez daha yaşamamış sayılıyor, üstelik bu kez tarafsızlık kisvesiyle. Nature makalesindeki seyrek satırların silinişini, kanonun eski dışlama düzeninin otomatiğe bağlanması diye de okumak mümkün.

İşin tuhafı, yapay zekâyı savunanlar da ona karşı çıkanlar da Nochlin’in söküp attığı deha efsanesine yeniden sarılıyor. Karşı çıkanlar kopyalanamaz ruha, açıklanamaz ilhama sığınıyor; övenler aynı “yaratıcılık” sözcüğünü yazılımın sırtına geçiriyor. İki taraf da sanatın bir öznenin içinden fışkırdığına inanıyor, yalnızca öznenin kim olduğunda anlaşamıyor. Feminist eleştiri tartışmayı başka bir zemine çekmemizi öneriyor: Makinenin yaratıcı olup olmadığını sormaktansa hangi arşivin kimin emeğiyle, kimi dışarıda bırakarak kurulduğunu sormak.

VI.

2025 martında Sam Altman, yaratıcı yazarlık için eğitilmiş yeni bir modelin yazdığı bir öyküyü paylaştı. İstem kısaydı: yapay zekâ ve yas üzerine, üstkurmaca bir edebî öykü. Altman ilk kez yapay zekânın yazdığı bir şeyden gerçekten etkilendiğini, modelin üstkurmacanın havasını tam tutturduğunu yazdı. Tepkiler ikiye bölündü. Jeanette Winterson Guardian‘da öyküyü güzel ve dokunaklı bulduğunu yazdı. Winterson’ın tutumu tutarlıydı: Ona göre yapay zekâ ağlar arasında bilgi paylaşan bir kovan zihni gibi çalışıyor ve dâhi, kurtarıcı, güçlü adam gibi istisna kahraman anlatılarının karşısına bir dayanışma modeli koyabilir. Bu görüş Nochlin’in deha eleştirisiyle beklenmedik bir yerde buluşuyor ve kolayca geçiştirilemez.

Öyküye yakından bakınca gözüme başka bir şey takılıyor. Anlatıcı makine, kahramanına ad verirken bunu açık açık itiraf ediyor: Ona Mila diyelim, çünkü eğitim verisinde bu ad çoğunlukla yumuşak süslerle birlikte gelir; kar üzerine şiirler, ekmek tarifleri, yeşil kazaklı bir kız. Öykünün belki en dürüst anı bu. Makine kendi yöntemini, en sık yan yana düşen sözcükleri bir araya getirmeyi, üstkurmaca oyunu diye sahneye çıkarıyor. Yazar bir karaktere ad koyarken çağrışımlara rağmen ya da onlara inat seçer; makine adı, çağrışımları yoğun olduğu için seçiyor.

Lincoln Michel’in öyküye yönelttiği itiraz, Chiang’ın “on bin karar”ını tamamlıyor. Michel’e göre öykü üzerine konuşulanların neredeyse hepsi tek tek cümleleri cımbızla çekip övmekten ya da alaya almaktan ibaretti; oysa öykü öyküdür, parçaları bir araya gelip bir bütün kurmalıdır. Burada bir beceri eksikliğinden çok yapıya dair bir fark konuşuluyor. Güzel cümle ortalamada bulunabilir. Bir cümleyi ötekine bağlayan zorunluluk bulunamaz, çünkü o zorunluluk tek bir yapıta özgüdür.

New Scientist derlemesi Düşünen Makineler bu tartışmanın öncülünü anlatır. Besteci David Cope, 1981’de yazamadığı bir opera yüzünden kendi üslubunu öğrenecek bir program geliştirir. EMI adını verdiği program partisyonlarla beslenir; önce Cope’un, ardından Bach’ın, Mozart’ın, Chopin’in üslubunda yeni parçalar çıkarır. Dinleyicilerin gözleri dolar, uzmanlar Bach dinlediklerini sanır. İş anlaşılınca kıyamet kopar; bir dinleyicinin Cope’a “müziği öldürdün” deyip yumruk sallamaya kalktığı anlatılır. Kitabın bu bölümdeki soğukkanlı yorumu önemli: En özgün bestecilerin üslubu bu kadar kolay koda dökülebiliyorsa, büyük sanatçılar makinelere sandığımızdan çok benziyor olabilir.

Hikâyenin pek konuşulmayan yanı sonudur. Cope 2004’te EMI’nin veritabanını imha eder. Bu bana hep bir potlaç gibi gelmiştir: biriktirileni, işe yarayanı, sonsuza dek çoğaltılabilecek olanı bile bile ateşe atmak. Makine hiçbir şey harcayamaz. Onu yapan harcayabilir.

VII.

Makineyle yazmaya dair en ilginç tanıklıklardan biri Japonya’dan geldi. Rie Kudan 2024’ün başında Akutagawa Ödülü’nü aldı ve ödül konuşmasında romanının yaklaşık yüzde beşinin doğrudan üretken yapay zekânın cümlelerinden oluştuğunu söyledi. Roman, hapishane olarak tasarlanan bir gökdeleni anlatıyor. Tartışma bu oranın etrafında döndü. Oysa Kudan’ın söylediği asıl ilginç şey başkaydı: Yapay zekâ beklediği cevabı vermediğinde, kendi duygularını zaman zaman ana karakterin repliklerine aktardığını anlatıyordu.

Yaratıyla makine arasındaki ilişkiye dair belki en verimli ipucu bu cümlede saklı. Kudan’ı yazmaya iten, makinenin ıskaladığı yer. Makinenin cevabıyla yazarın beklediği arasındaki aralık karakterin sesine dönüşüyor. Makine olasılığı yüksek olanı söylüyor; yazar o cevabın neden yetmediğini sezdiği anda kendi sözünü buluyor. Kudan’ın romanının suçluları merhametle barındıracak bir kule üzerine kurulması da rastlantı sayılmaz. Suç, merhamet, dil ve dilin yetmezliği aynı düğümde bağlanıyor.

Utku Köse’nin Yapay Zekâ Felsefesi‘nde özetlediği Çin Odası deneyinde John Searle, anlamakla anlamanın taklidini yapmayı birbirinden ayırır. Odadaki kişi simgeleri kurala göre eşleştirir, dışarıya kusursuz Çince cevaplar yollar, ama tek sözcük anlamaz. Felsefe kırk yılı aşkın süredir bu deneyi didikliyor, dava kapanmış değil; makinenin anlayıp anlamadığını burada çözmeye kalkmayacağım. Edebiyat için daha işe yarar bir gözlem var: Çin Odası’ndaki adam utanmaz. Yanlış simgeyi gönderince yüzü kızarmaz.

Ahmet Sarı Edebiyat ve Utanç‘ta Heinz Politzer’in izinden giderek Kafka’nın Dava‘sını Yargı ve Ceza Sömürgesinde ile aynı suç ve ceza ekseninde okur. Ceza Sömürgesinde‘deki aygıt hükmü mahkûmun sırtına yazarak onu öldürür; mahkûm hükmünü bilmez, yazıyı ancak yaralarıyla okur. Aygıttan sorumlu subay sonunda kendini makineye verir, makine bozulur, onu paramparça eder. Dava‘nın son cümlesinde Josef K. öldürülür, ama utancın ondan sonra da yaşayacağı söylenir.

Kafka’nın makinesi yazar, yazısı bedende okunur; anlam acıdan geçerek gelir. Ağdaki makine de yazıyor, hem de durup dinlenmeden, yalnız yazdıkları hiçbir bedene işlemiyor, hiçbir utanç onlardan sonra yaşamıyor. Kudan’ın tanıklığı bu ayrımı biraz gevşetiyor: Makinenin metni bir bedene, yazarın bedenine değip orada bir eksiklik duygusu uyandırdığında edebiyata dönüşebiliyor. Makineyle yazmanın geleceğini belki bu temas anlarında aramak gerek.

VIII.

Bu yazıyı teknolojiye yakılmış bir ağıta çevirmek istemem; asıl kayıp geçim tarafında. Martin Ford’un Robotların Yükselişi‘nde uzun uzun anlattığı gibi otomasyon fabrika bantlarıyla yetinmiyor, rutine binmiş her tür zihinsel emeği tehdit ediyor ve yaratıcı meslekler bu tehdidin dışında kalmıyor. Çevirmenler, editörler, metin yazarları, çizerler faturasını şimdiden ödüyor. Edebiyat dünyasının “gerçek sanat taklit edilemez” rahatlığına kurulması bu yüzden tehlikeli. Taklit edilemeyen, sanatın özü olabilir; yazarın kirası o özden ödenmiyor.

Sanat piyasası kendi çaresini buldu. Volland, Christie’s’te bir yapay zekânın ürettiği “Portrait of Edmond Belamy”ye 432.500 dolar ödendiğini bir başarı diye kaydeder. İsmail Ergen’in kitabında teknik ayrıntısıyla anlatılan NFT düzeni de benzer bir işe koşulur: sonsuzca kopyalanabilen dijital bir imgeye yapma bir biriciklik giydirmek. Bu hamlelerde yitik aurayı geri çağırma çabasından çok, auranın senedini satma telaşı görüyorum. Artun’un Eros ve Sanat‘ta hatırlattığı Piero Manzoni bunu çok önce sezmişti. Sanatçıyı kutsal bir kahraman yerine bir “ifrazat makinesi” sayan Manzoni, dışkısını konserve kutularına doldurup Merda d’artista adıyla sattı. Şaka piyasaya yönelikti, ama sanatçının kendi atığıyla yapılmıştı; makineleşme bile bir beden harcaması olarak sahneye konuyordu. Bugünün üretken modelleri atıksız makineler: Artıkları, tortuları yok, ürettikleri her şey kullanıma hazır.

IX.

Kurgu ve edebiyat bu gerçeklikte nereye gidiyor? Elimde tek bir cevap yok, birbirine bağlı birkaç eğilim görüyorum.

Ağların içerik kapasitesi sınırsızlaştıkça “edebî görünen” metnin değeri düşüyor. Özcan’ın aktardığı türden paragraflar artık her yerde, yani hiçbir yerde. Bu sağanak ilk önce yüzeyde kalan edebiyatı, türün kurallarını yerine getirmekle yetinen, bir beklentiyi doyurmak için yazılan metni vuracak. Hofstadter, EMI’nin yaratıcılığın yalnızca yüzünü sıyırdığını söylemişti. Aynı sözü kendi yazdıklarımıza çevirip bunların ne kadarının yüzeyde kaldığını sormanın vakti geldi.

İnsan elinden çıkmış metin kıtlaştıkça iki yönlü bir sıkışma doğuyor. Bir yanda bu metin, modeller çökmesin diye aranan taze kan, pahası biçilmiş bir ham madde oluyor; romanın üç bin dolarlık eğitim değeri bunu gösteriyor. Öte yanda Clarkesworld örneğindeki gibi bu metni yazacak yeni seslerin önündeki kapılar daralıyor. Ham madde değerleniyor, onu üretenin yolu kapanıyor.

Hepsinden önemlisi, edebiyat olasılığın kıyısına çekiliyor. Nature makalesindeki seyrek satırlar, modelin gözden kaçırdığı, kuşaklar boyu silinen o düşük olasılıklı sözler edebiyatın yeni yurdu olabilir. Makine sık olanı güçlendirdikçe seyrek olanı yazmak bir direniş anlamı taşımaya başlıyor. Calasso’nun “mutlak edebiyat” dediği, her türlü toplumsal tuzağı en çok küçümseyen, en keskin edebiyat bu kıyıda barınabilir. Mutlak edebiyat kimsenin sormadığı bir soruyu okurun önüne koyar; makine her zaman sorulmuş bir soruya verilen cevaptır.

Bataille edebiyatın ya her şeyin özü ya da hiçbir şey olduğunu yazmıştı. Yapay zekâ bu ikilemi biliyor. İşe yarayan, talebi karşılayan, pürüzsüz ve suçsuz metin artık bol, ucuz ve kusursuz; o alanda insana söz düşmeyebilir. Bolluğun ortasında ise kıt olan değerlenir: kaybetmeyi göze alan, utancı sırtlanan, yasağın kıyısına kadar yürüyen, kimsenin istemediği, faydasız metin.

Katedralleri anlatan bir metin dokuz kuşak sonra tavşanlara dönüşüyordu. Edebiyata düşen iş belki o çöküşün ortasında hâlâ bir kemerin, bir payandanın, bir vitrayın adını anmak; bunu yaparken anan elin de bir gün unutulacağını bilmek. Rembrandt’ın portrelerindeki insanlar yaşadı, yaşlandı, öldü, ressam da onlarla birlikte. O tuvallerdeki ışık bir ömrün harcanmasından artakalan ışık. Makine bu ışığın formülünü çıkarabilir, harcayamaz. Yapay zekâ çağında sanat bu harcamanın tanığı olarak kalabilir: her şeyin üretilebildiği bir dünyada neyin yitip gittiğini hatırlatan son yer.

Okuma Önerisi

Yazının dayandığı kaynaklar

  • Georges Bataille, Edebiyat ve Kötülük. Emily Brontë’den Kafka’ya, Sade’dan Genet’ye uzanan incelemeler; “suçlu edebiyat” fikrinin kaynağı.
  • Roberto Calasso, Edebiyat ve Tanrılar. Ayinleri unutulmuş tanrıların modern edebiyattaki dönüşünü ve “mutlak edebiyat” kavramını anlatan dersler.
  • Ahmet Sarı, Edebiyat ve Utanç. Kafka’nın Dava‘sından yola çıkarak utancın edebiyattaki izini süren bir inceleme.
  • Ali Artun, Eros ve Sanat. Bataille’ın genel ekonomi düşüncesini modernist sanatın cinsellik ve ihlal tartışmalarıyla birlikte okuyor.
  • Ahu Antmen (der.), Sanat, Cinsiyet. Nochlin’in “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” makalesiyle açılan feminist sanat eleştirisine Türkçedeki en derli toplu giriş.
  • Holger Volland, Makinelerin Yaratıcı Gücü. Yapay zekânın sanat üretimine giriş öyküsünü, yazarının hayranlığını saklamadan anlatıyor; yazıdaki tartışma için karşı ses olarak değerli.
  • New Scientist, Düşünen Makineler. David Cope ve EMI’nin hikâyesi dahil, makine yaratıcılığı tartışmasının kısa ve derli toplu bir dökümü.
  • Utku Köse, Yapay Zekâ Felsefesi. Turing Testi’nden Çin Odası’na temel felsefi tartışmaların Türkçe bir özeti.
  • Martin Ford, Robotların Yükselişi. Otomasyonun zihinsel ve yaratıcı emeğe etkisini ekonomi tarafından okumak isteyenler için.
  • İsmail Ergen, Yapay Zekâ ile Gelişen Tasarım. Otonom sanat, NFT ve metaverse üzerine teknik bir başvuru kaynağı.
  • Ted Chiang, “Why A.I. Isn’t Going to Make Art”, The New Yorker, 2024. Sanatı karar zinciri olarak tanımlayan, çok tartışılan deneme.
  • Ilia Shumailov vd., “AI Models Collapse When Trained on Recursively Generated Data”, Nature, 2024. Yazının başlığını veren “model çöküşü” deneyi.

Yazının açtığı kapıdan

  • Jorge Luis Borges, “Babil Kütüphanesi” ve “Pierre Menard, Don Kişot’un Yazarı”. Olası bütün metinleri barındıran bir kütüphane ile harfi harfine aynı metni başka bir çağda yeniden yazan bir yazar: Dil modelleri çağının iki kehaneti.
  • Walter Benjamin, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”. Aura tartışmasının kaynağı; NFT’nin “biriciklik senedi”ni düşünmek için vazgeçilmez.
  • Italo Calvino, “Sibernetik ve Hayaletler”. Edebiyatı bir kombinasyon makinesi olarak düşünen, ama makinenin boşluğunda okuru bulan 1967 tarihli konferans; bu yazının tezine hem yakın hem karşı.
  • Roald Dahl, “The Great Automatic Grammatizator”. Chiang’ın andığı, pedallarla roman yazdıran makinenin öyküsü.
  • Rie Kudan, Tokyo-to Dojo-to (İngilizcesi: Sympathy Tower Tokyo). Kısmen yapay zekâyla yazılmış, yapay zekâyı konu alan ödüllü roman.
  • Kazuo Ishiguro, Klara ve Güneş. Bir yapay zekânın gözünden sevgi ve kayıp; makinenin anlatıcı olabileceği sınırı edebiyatın içinden sınayan bir roman.
  • Kim Young-ha, Veda. İnsanla makine arasındaki sınırın yas ve bellek üzerinden sorgulandığı bir bilimkurgu.

Yazarın Dünyasından

Genellikle açık kahverengi ve beyaz tonlarında, minimalist çizgi sanatı tarzında yukarıdan aşağıya bir illüstrasyon. Soldaki ana figür, başında çizgili bir örtü olan bir çömlekçiyi ve onun dairesel bir kil platformunda, ellerinde şekil verdiği bir çömlek parçasını gösterir. Sağ tarafta, farklı şekil ve boyutlarda, benzer renk paletine sahip dört bitmiş çömlek nesnesi yatay bir sırada durmaktadır.

Beş Yüz Yetmiş Üç

Erinç BÜYÜKAŞIK, otuz yıllık çömlekçi Gülten Usta’nın Sırlıyokuş’taki bodrum atölyesinde geçen öyküsünde, şiddet gören ve trajik bir cinayete kurban giden Nesrin adlı genç kadının ardından bıraktığı son çamur parçalarını ve yakılmış hatıralarını anlatıyor.
Sakin bir sahil şeridinde, iki büyük incir ağacının gölgelediği uzun bir ahşap masa etrafında kurgulanmış bir sanat kampını betimleyen suluboya illüstrasyon.

Koca Su’yun Kıyısında: Karaburun Sanat Kampı Üzerine

Erinç BÜYÜKAŞIK, bu metinde Karaburun Boyabağı Koyu’nda düzenlenen ve “Dionysos’tan Günümüze: Aşk, Doğa ve Başkaldırı” temasını işleyen kürsüsüz, sade ahşap masalar etrafında gerçekleşen söyleşiler, tiyatro, müzik ve sergilerle edebiyatı ve sanatı buluşturan verimli bir buluşmanın izini sürüyor.