Çit Üzerinden Renkli Gökyüzünü Seyredenler

Ekran ile Mürekkep Arasında

Okuma Süresi: 10

İnsanlık yeme, içme, barınma gibi temel gereksinimlerini giderdikten sonra basit de olsa dünyaya iz bırakma yöntemlerini aradı. Mağara duvarlarına çevrelerinde avladıkları hayvanları, kullandıkları ilkel av araçlarını çiziktirdiler ki bugün bile o resimler sayesinde kültürel yaşamları hakkında sayfalar dolusu yazılar yazmaktayız. Sonrasında kilden tabletlere, Mısır’da papirüs tomarlarına kanunlarını, yaşam hikâyelerini ve savaş antlaşmalarını itinayla kaydettiler. Ardından bir devrim misali matbaa ve sıcak kurşun harflerle günümüze uzanan bir yolculuk başladı. Tek hedef, kısacık süren yaşam hikâyelerini ölümsüzleştirme tutkusunu doyuma ulaştırmaktı. Sözcükler, zamana karşı dirençlerinin en kadim sığınağı, zihinlerinin görünmeyen kıvrımlarını görünür kılan yegâne fenerleri olmaktaydı.

Günümüzde doyuma ulaşmış yazılı kayıtlar sonrası, belki de insanlık tarihinin en radikal dönüşümünün tam da ortasındayız. Neredeyse iki yüz yılı aşan matbaa kokusunu ileten kâğıdın kokusu, üzerinde görünürlüğü sağlayan mürekkebin lacivert iziyle şekillendirilen okuma yazma eylemi, artık ne yazık ki mavi ve soğuk ekran camlarında, satırlardan algılanan algoritmaların eşliğinde yeniden tanımlanmaktadır. Edebiyat, o kendine has ağırkanlı, derin ve demlenmeyi bekleyen doğasıyla yapay zekânın milisaniyelerle yarışan hızıyla karşı karşıya gelmektedir.

Peki, son yirmi yıldır hızla dijitalleşen bu yaşlı dünyamızda “okur” ve “yazar” olmak nasıl bir duygudur, diye düşünmenin ve sormanın zamanı gelmedi mi? Yapay zekâ, sinemadan ticarete ve hayatın her noktasına derinden bir kasırgayla girerken, edebiyatın ve kendimizi ifade etme aracı dilimizin kadim topraklarına gelecek yirmi yılın sonunda elimizde bir daha geriye dönüştüremeyeceğimiz bir enkaz ya da yazı çöplüğü mü bırakacak? Ya da sözcüklerimizin arasına katacağımız, henüz yakalayamadığımız, edebiyata katalizör etki yaratacak yeni bir ruhun keşfini mi yapacak?

Entelektüel çevrelerde altmışlı yıllardan bu yana bu günlerin tahminiyle sık sık konuşulan “Yazarın Ölümü” teması çerçevesinde, metinlerin kendi yaratım süreçlerinde okurun ve kullanılan dilin özerkliğine vurgular yapılmaktaydı. Hepimiz biliriz ki metin yazıya geçip okuyucunun zihnine ulaştığında o zihinlerde yeniden üretilmekte, evrimleşmekte ve yeni yazılara kaynak oluşturmaktadır. Bugün ise hayatımıza giren yapay zekâ ile birlikte bu felsefi önerme yepyeni bir boyut kazandı. Artık sadece yazarın değil, belki de metnin kaynağındaki insan iradesinin sınandığı bir çağdayız.

Yapay zekâ, hafızasına yüklenen milyonlarca kitaptan, şiirden, makaleden ve hikâyeden dilin sıralama istatistiğinin bir haritasını çıkarmaktadır. Hangi kelimenin ardından hangi uygun kelimenin gelebileceğinin olasılıklarını milyonlarca kez gözden geçirip en uygununu ekranımıza yansıtmaktadır. Tabii ki burada az önceki felsefi gruptakiler şu soruyu sormadan geçemiyor: Duyguların anlamı istatistik sonuçlardan türetilebilir mi? Tamam, diyelim ki türetildi, bu mekanik sözcük dizilimi ne kadar okurun zihnine geçer de yeni yazılara kaynak olur?

Tartışmalarda öne çıkan bir düşünce: Yazılan bir metni edebi kılan şey, onun istatistik kaynağından alınmış sözcüklerle asker dizilimindeki gramer kusursuzluğu ya da zengin kelime dağarcığı mıdır, yoksa sözcüklerin ardındaki duygusal yaşanmışlık, kırılganlık ve keder midir? Yapay zekâ üzülmemiştir, hüzünlenmemiştir ama yas tutmayı bilmeden, hatta hiç âşık olmadan nasıl aşk filmi senaryosu ya da aşk şiirleri yazar? Fakat okur bu metni okurken, filmi izlerken yapay zekânın yapaylığını değil kendi yalnızlığını bulmaktadır. Yapay zekâyla üretilen bir eser dahi olsa onu bütünleyen yine okurdur, okurun duygularıdır.

Bu da olaya serinkanlılıkla bakacak olursak görmekteyiz ki yapay zekâ üretimi eserler okuru ya da izleyiciyi geliştirirken beraberinde yazarlık sanatını da başka mecralara, yeni geçilmesi gereken eşiklere taşımaktadır. Yazar tanımında ufak tefek değişimlere gerek duyulmakta; bugüne değin önündeki beyaz ekrana ya da boş sayfalara boş gözlerle bakan, ilhamın gelmesini bekleyen, tüm insani duygularla tek başına Don Kişotvari dövüşen bir cengaver gibi tanımlamaktan öte, sonsuz derinlikte bir sözcük havuzuna sahip dijital hafızayla olumlu ilişkiler kuran “takım kumandanı” konumuna getirmektedir. Yapay zekâ, yazarla birlikte düşünen, onun zihninin bir uzantısı gibi bir zihinsel yankı odası haline gelmektedir.

Hal böyleyken dikkat etmemiz gereken noktaların başında gelen, yapay zekânın ve internet ortamının hatta sosyal medya mecralarının okura/tüketiciye yansıyan yüzünün en az yazara yansıyan kadar karmaşık olmasıdır. Hepimiz oy birliğiyle kabul ederiz ki son on yıldır günümüz okurunun her saniyesi insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar yoğun bir bombardıman altında ezilmekte ve tüm gelişmelerden oluşan yoğun bilgi bombardımanından olumlu ya da olumsuz etkilenmektedir.

Bir elimizde minicik ekranlar, duvarımızda dijital televizyonlar, her bir noktasından akmakta olan ve gözümüze girmeye çabalayan bildirimler, sonsuz yukarı kaydırma ve kanal değiştirme eylemleri, özetlerin özetini sunan uygulamaların arasından başını göstermeye çalışan reklamlar… Okuru içine çeken “derin okuma” eylemleri giderek zamanını çalmaya yönelik bir lükse dönüşmektedir. Okur bir müddet sonra kolaycılığın bağımlısı olmaktan kurtulamamaktadır.

Okur artık o uzun, derin felsefi düşünceler barındıran ya da müthiş edebi tatlar veren uzun metinleri ne yazık ki okumuyor; tarıyor, süzüyor ve hızla tüketiyor. Tortusu sadece camdaki bir tül perde gibi rüzgârda savrulup uzaya saçılıyor.

Acaba bu noktada şöyle bir tez ortaya etsek aynı okuyucu tarafından topa tutulur muyuz?

Yapay zekâ, okurun hayatına girmesine izin verdiği ölçüde onun istekleri doğrultusunda birikimli bir illüzyonist gibi binlerce sayfalık bir araştırma raporunu veya ağır bir felsefi metni dakikalar içinde özetleyip ana hatlarını sunarak kolaylaştırıcı bir argüman olarak zaman kazandırmaktadır. Bu da belki de bilgiye erişimi demokratik hâle getirmektedir.

Son yıllarda nitelikli okuryazarlık, harfleri birleştirip anlam çıkarma becerisi olmaktan çoktan çıkmış; doğru bilgiyi yanlışından ayırt etme, yapay olanla insanı ayırt edebilme ve dijital gürültünün içinde derinleşebilme sanatı hâline gelmiştir.

Tekerleğin bulunuşundan buharın keşfine değin birçok teknolojik gelişmede insanlığın imtihanı nasıl ki her zaman biraz trajikomik olduysa, tüm edebi ve felsefi derinlik de biraz absürt zamanlara düşme konusuna gebedir. Bu, kaçınılmaz bir gelişme sonucudur.

Yapay zekânın o devasa mantığı ile insanın karmaşık, çelişkili ve bazen tamamen mantıksız dünyası karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkan manzaralar, yeni dönemin en mizahi hikâyelerini oluşturmaktadır.

Bugün yazdığım bu yazıya kaynak olması için “Benim kendi hikâyemi ben anlatıcı olarak nasıl yazarsın?” diye sorduğumda, bugüne değin yazılarımdan, okumalarımdan, edebi düzeltmesini yazdığım öykülerimden, bazılarında ben anlatıcı kullandığım öykülerimden yararlanarak benim özyaşam öykümün özetini iki sayfaya indirdi.

Yapay zekâ, saniyeler içinde benim bile bazı detaylarını unuttuğum yaşamımdan mükemmel anekdotlar sundu. Biyografi yazısı olarak bir kitabımda önsöze koysam kimseden itiraz gelmezdi. Ancak dikkatli bir okuryazar okumasında eşimin adını bir öykümdeki kahramanla karıştırmış, yeğenlerimden birinin hiç çocuğu olmadığı halde diğer yeğenimin çocuğunu onun gibi tanımlamış, gitar elime almadığım halde ilkokul çağlarımdaki mandolinin yerine koymuş. Edebi anlamda son derece havalı, sözcükler yerli yerinde, güzel bir yazıydı ama gerçeklikten uzaktı.

Yani sizin anlayacağınız, buradan çıkardığım sonuç şudur: “Yapay zekâ yazara son derece ikna edici bir yalan söylemiş olabilir, yazar da ona inanmış olabilir ve sizi yanıltabilir.”

Yapay zekânın bu huyu —bilmediği yerde durup yorum yapmak yerine son derece özgüvenli bir şekilde uydurması— dijital okuryazarlığın en temel kuralını hatırlatır bize: Güven ama mutlaka ve mutlaka doğrula!

Bir gün bir edebiyat yarışmasına göndermeden önce öykümün son paragrafı içime sinmedi. Yazdığım hüzünlü bir öykümün son paragrafını yapay zekâya okutup duygu analizi yapmak istedim. Amacım kahramanımın yaşadığı yalnızlığı ve içsel çöküşü okura geçirip geçiremediğimin testiydi. Metnimin son paragrafında kahramanım karlı bir İstanbul gecesinde eski evinin önünde durmakta, pencereden sızan sarı ışığa bakıp geçmişi yâd etmekte ve elindeki soğumuş kahve bardağını sıkmaktaydı.

Yapay zekânın metne getirdiği “edebi” eleştiri ve öneri ise şu oldu: “Metninizde ciddi bir mantık hatası ve sağlık riski bulunmaktadır. Kahramanın kar altında soğuk kahve içmesi hipotermi riskini artırır. Ayrıca dışarıda beklemek yerine binanın kentsel dönüşüm durumunu kontrol etmesi ve içeri girmesi daha rasyonel bir davranış olacaktır. Kahramana sıcak bir içecek almanızı öneririm.”

Yapay zekânın bu katı rasyonelliği, edebiyatın temel taşı olan “insanın saçmalama, hüzünlenme ve mantıksızca acı çekme lüksünü” ne kadar ıskaladığının en sevimli kanıtıdır. Edebiyat, tam da o soğukta durup o kahveyi soğutma ısrarıdır çünkü.

Geleceğe doğru bakarken yapay zekâ ile yazar arasında yani iki aşırı uç arasında gidip gelen bir sarkaç görüyoruz. Bir tarafta teknolojiyi tamamen reddeden, yapay zekâ ile yazılan her metni “ruha ihanet” sayan gelenekselci yaklaşım; diğer tarafta ise insan yazarlığının bittiğini ve artık her şeyin algoritmalarca üretileceğini savunan teknolojik determinist yaklaşım…

Oysa hakikat her zaman olduğu gibi bu iki ucun arasında bir yerde, dengede duruyor.

Yapay zekâ, dilin hammaddesini deposundan itinayla seçerek işleme konusunda muazzam bir yeteneğe sahip olabilir. Ancak o hammaddenin içine ne olursa olsun insan tecrübesinin kıvılcımını çakacak olan yine insandır. Bir şairin bir kelimeyi seçerken yaşadığı o tereddüt, bir yazarın çocukluk anısına dönerken hissettiği o sızı yapay zekânın kod satırlarında karşılığı olmayan insani cevherlerdir.

Okur açısından bakıldığında ise yapay zekâ çağında okur olmak pasif bir alıcı olmaktan çıkıp aktif bir küratör olmaktır. Önümüze sunulan devasa metin dağlarının arasından hakiki olanı, estetik değeri olanı, insan ruhuna dokunanı çekip çıkarmak her zamankinden daha kıymetli bir beceri hâline gelmiştir.

Sonuç olarak; ne internetin baş döndürücü hızı ne de yapay zekânın karmaşık algoritmaları insanın hikâye anlatma ihtiyacını ortadan kaldırabilir. Aksine, teknoloji ilerledikçe ve dijitalleşme hayatımızın her alanını kuşattıkça insana dair olanın, el emeği göz nuru kelimelerin, samimi bir üslubun değeri daha da artacaktır.

Yapay zekâ kelimelerimizi daha hızlı dizebilir, kurgusal öyküler yaratabilir, bize mükemmel özetler sunabilir, hatta bizim yerimize bilimsel, hukuki e-postalar yazabilir. Ama gece başımızı yastığa koyduğumuzda, kendi içimizle baş başa kaldığımızda kurduğumuz o sessiz cümleleri, zihnimizin derinliklerindeki o küçük tereddütleri ve hayallerimizi sadece biz yazabiliriz.

Mürekkep değişebilir, kâğıt ekrana dönüşebilir, kalem ise bir klavyeden ibaret kalabilir. Ama o kalemi tutan elin arkasındaki merak, duygu ve arayış var olduğu sürece okur ile yazar arasındaki o kutsal bağ dijital evrenin tüm algoritmalarına galip gelmeye devam edecektir. Kelimeler, her çağda olduğu gibi bu dijital çağda da insanın en güvenli sığınağı olmayı sürdürecektir.

Yazarın Dünyasından

Çok panelli, geniş yatay siyah beyaz fotoğraf enstalasyonu. Dört sıra halinde düzenlenmiş çok sayıda küçük, buruşuk kâğıt baskıdan oluşur. Her baskı, yüzlerini kapatan çeşitli el pozlarını ve bazen de gözlerin veya ağızların kısmen görüldüğü bulanık veya yoğun gölgeli yüzleri gösterir. Enstalasyon dokulu beton bir duvar üzerine iğnelenmiştir ve ışık soldan gelerek her bir panelin dokusunu ve el-yüz kompozisyonlarının tekrar eden, gizemli ritmini vurgular.

Fotoğraflarla Konuşmak

Ümit Ahmet DUMAN, öyküsünde Üç kardeşin, ebeveynlerinin vefatının ardından yıllar sonra doğup büyüdükleri o eski eve dönüşünü ve oturma odasında buldukları naftalin kokulu bir sandık etrafında şekillenen nostaljik iç hesaplaşmalarını konu alır.
Galata Kulesi ve İstanbul Boğazı manzaralı, gökyüzünde kuş sürüsü bulunan mavi tonlarda illüstrasyon ve çizim eseri.

Gidersen Yıkılır Bu Mahalle

Ümit Ahmet DUMAN’ın kaleme aldığı bu duygusal öykü, çocukluk arkadaşı Hasan’ın gidişiyle yalnızlaşan ve ruhu çekilen bir mahallenin hüznünü anlatıyor.