Bir Trajedinin Romanı

Okuma Süresi: 14

Yazarla Tanış

Alternatif Metin (Alt Text): "Ahşap dokulu bir duvar önünde, kucağındaki kediyi seven, gözlüklü, sakallı ve kırmızı ceketli bir adamın kara kalem portre çizimi."

Enver KARAHAN

1983 İzmir doğumlu Türk yazar, editör ve Beşinci Sanat edebiyat platformunun kurucusudur. Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Öykü, deneme ve inceleme türlerinde eserler veren Karahan, Zamana Yenik Düşler ve Bir Yanılsamanın Tragedyası adlı kitaplarıyla tanınmaktadır.

BU KİTAP ŞU SÖZCÜK ADINA KALEME ALINDI: “KADER”

Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nu yazmasındaki tetikleyici nedeni şöyle anlatıyordu: Notre Dame’ı ziyaret ettiği bir sırada kulelerden birinin karanlık bir köşesinde duvara elle kazınmış “Kader” sözcüğünü fark etmişti. Katedralin görkemli yapısının etkisi bir yana, bu gotik el yazısıyla duvara işlenmiş Grekçe sözcük, böyle bir eserin kaleme alınmasına ilham veriyordu.

“Bu yüzden, bu kitabın yazarının ona atfettiği o kırılgan anının dışında, bugün Notre-Dame’ın karanlık kulesine kazınmış o gizemli sözcükten, böyle melankolik bir ifadeyle özetlenen o bilinmeyen yazgıdan geriye hiçbir şey kalmamış. Asırlar önce bu sözcüğü bu duvara yazan kişi, kuşaklar boyunca kaybolup gitmiş, sözcük de kilisenin duvarlarından silinmiş ve belki de kısa süre sonra bu kilise de dünyadan silinip gidecek.”

Romanın yazılma amacının başka bir boyutu daha vardı; belki de bu boyut eserin önemini daha da artırıyordu. Katedralin bakımsızlığı, şehir planlamacılarını bu devasa yapıyı yıktırmaya yöneltmişti. Victor Hugo, halkın ilgisini katedral üzerine çekmek amacıyla bu romanı yazdı ve amacına ulaştı. Başlatılan kampanya, katedralin yenilenmesi kararıyla sonuçlandı.

Notre Dame Katedralini romanın karakterlerinden biri olarak okumak mümkündür. Hikâyenin merkezine yerleştirilmesi bu niteliği pekiştiren en temel unsurdur. Varlığıyla, görkemiyle, Seine Nehri’nin tam ortasında yükselen kitlesiyle; Paris’in merkezinde duran bu yapı, Fransız gotik mimarisinin en benzersiz örneklerinden biri, hatta ilk gotik katedrallerinden biridir. Victor Hugo, katedrale verilen zararları ve yapının liyakatsiz ellere bırakılmasını romanda yer yer vurgular:

“Kuşkusuz Notre-Dame de Paris Kilisesi günümüzde de görkemli ve heybetli bir görünüme sahiptir. Ama yaşlanırken kendini çok iyi korumasına rağmen, zamanın ve insanların bir araya gelerek, ilk taşı koyan Charlemagne’a ve son taşı koyan Philippe-Auguste’e saygı duymadan bu ulu yapıya verdikleri sayısız hasarlar karşısında iç çekmemek, öfkelenmemek çok güçtür.”

Victor Hugo eserinin girişinde uzunca betimlemeler yapar; Paris’i, tarihini ve haritasını kelimelere dökerek okuyucunun avucuna bırakır. Kentin caddelerini, köprülerini, sokaklarını tek tek anlatır; Notre Dame Katedralinin romanın merkezinde nasıl yer aldığını gösterir. O ihtişamlı yapının zihnimizde canlanan gerçekliğine dokunur gibi oluruz; yazar bizi muazzam bir gezintinin içine çeker.

“Kulenin doruğuna çıktığında nefes nefese kalan bir izleyicinin gözleri öncelikle çatıların, bacaların, caddelerin, köprülerin, kulelerin, çan kulelerinin görüntüsüyle kamaşıyordu. Oymalı duvar kalkanları, sivri çatılar, duvarların köşelerine asılı küçük kuleler, on birinci yüzyıldan kalma taştan piramit, on beşinci yüzyıl tarzında kayağantaştan dikilitaş, kale burcunun yuvarlak ve sade kulesi, kilisenin işlemeli ve dörtgen kulesi ve irili ufaklı, yekpare havai ne varsa bir anda toplu halde gözleri alıyordu.”

“Kitap yapıyı öldürecek”

Kuleler, konaklar, kiliseler, kraliyet bahçeleri… Binlerce kilisenin aynı anda titreşmeye başlamasını betimler Victor Hugo. Gökyüzüne yükselen bu armoni dumanını, “kulağında gözü vardır” diyerek açıklar. Birbirine karışan çan seslerinin bir konser havasını çağrıştırdığını söylerken; Notre Dame çanının ağır notaları ve Saint-Germain-Des-Près’in üçlü çanından yayılan seslerin uçuşmasını anlatırken bu seslere kulak vermemizi ister ve sorar:

“Orkestraya dönüşmüş bu şehirden, bu senfoniden, daha zengin, daha keyifli, daha görkemli ve göz kamaştırıcı başka ne olabilir?”

Victor Hugo eserinde sanat ve tarih üzerine düşüncelerine de yer verir. Mimariyi tarihsel açıdan ele alırken toplumun tüm maddi ve entelektüel güçlerinin mimaride birleştiğini, sanatın Tanrı adına kiliseler inşa etme bahanesiyle geliştiğini söyler ve bunu “şair doğan mimar oluyordu” sözüyle dile getirir. Fenike mimarisinde tüccarın, Yunan mimarisinde cumhuriyetçinin, gotik mimarisinde ise burjuvanın ağırlığının hissedildiğini belirtir.

Matbaanın keşfiyle insanlık tarihi yeni bir döneme girdi. Tarihin en büyük devrimini oluşturan bu keşifle insanlığın ifade tarzı tümüyle yenilendi. Victor Hugo, bu keşifle birlikte mimarinin yavaş yavaş kuruduğunu ve köreldiğini işaret eder. “Mimarinin gerilemesiyle matbaa büyüyüp gelişir” der.

Vahşi ve asil ruhluluğun trajik bir örneği: Zangoç Quasimodo

Terk edilmiş çocuklar bölümüne; insanların ürkeklik, tiksinti, şaşkınlık ve acımadan oluşan bir duygu sağanağıyla karşıladığı kambur, tek gözü siğilli, çarpık bacaklı, şekilsiz bir bebek bırakılmıştı. Kaderi hakkında söylenen aşağılayıcı söylemler, çocuğu hem ruhunu hem bedenini karanlığa terk etmeye sürükleyecek denli ağırdı. Ama ona uzanan bir el vardı: belki acımadan, belki saf bir iyilik dürtüsüyle, belki de ahirette kazanç umarak uzanan Rahip Claude Frollo’nun eli.

Quasimodo, Notre Dame’ın zangocu olarak Frollo’nun yanında ama insanlardan olabildiğince uzakta büyür. Aşağılamalardan, ona ucube gibi bakan gözlerden kaçar; Notre Dame onun için bir sığınak, bir yuvaya dönüşür. Çanlar zamanla kulaklarını sağır etse de Quasimodo, onları adeta bir çığlık, bir haykırış, en önemlisi de bir dost olarak görür; yüksek kuleden şehre yayılan o sesi büyük bir keyifle izler.

“Bazen kilisenin karanlık bir köşesinde başı ve göğsü aslan, karnı keçi, kuyruğu ejderha olan bir yaratığın çömelmiş, yüzünü asmış bir halde oturduğuna rastlanıyordu: Bu, düşünen Quasimodo’ydu. Bazen bir çan kulesinin altında bir ipin ucunda çılgınca salınan devasa bir baş ve bir dizi şekilsiz organ beliriyordu: Bu, sabah ya da akşam ayinini bildiren Quasimodo’ydu.”

Quasimodo mahkemede neyle suçlandığını bilmeden yargılandı. Sağır bir yargıcın karşısındakini yalnızca dış görünüşüne göre değerlendirdiği bu adaletsizlik, tüm salondakilerin kahkahaları eşliğinde işlendi. Yargıcın sağırlığını dönemin adalet sistemine bir gönderme olarak okumak mümkündür. Kırbaç cezasına ve teşhir direğinde beklemeye çarptırılan Quasimodo, olup bitenlerden en son haberi olan kişiydi.

Victor Hugo, teşhir direğinin etrafında toplanan kalabalığı, işkence izleme umuduyla bekleyen insan yığınını betimlerken dikkatimizi meydandaki başka bir yöne çevirir: Sükunet, kasvet ve sessizliğin içinde, çile çekenlerin barındığı hücrelere. Madam Rolande’nin Haçlı Seferi’nde ölen babasının yasını tutması için yaptırdığı, soylu bu genç kızın ölmek üzere yirmi yıl beklediği, gelip geçenlerin acıyıcı bakışlarıyla varlığını sürdürdüğü bir durak. Ve bu duraklardan birinde, daha bebekken elinden alınan kızının yasını tutan bir kadının çürüyüşe adım adım yaklaşan tablosu, Esmeralda’nın yanı başında zamanı tüketiyordu.

“…Ve bu garip görüntünün günümüzde bizde uyandırdığı tüm düşünceler, evle mezar, şehirle mezarlık arasındaki bu geçici mekan; insan topluluğundan kopmuş bir halde artık ölü sayılan bu canlı; karanlıkta son yağ damlasını tüketen bu lamba; bir çukurda çırpınan bu yaşam kalıntısı; bir taş hücrenin içindeki bu soluk, bu ses, bu sonsuz dua; sonsuza dek öteki dünyaya çevrilmiş olan bu yüz; şimdiden başka bir güneşle aydınlanan bu göz; mezarın çeperlerine yapışmış bu kulak; bu bedende tutsak kalmış bu ruh, bu hücrede tutsak kalmış beden ve etten ve granitten çifte bir kılıfın altında kederle inleyen bu ruh, oradan geçen kalabalık tarafından fark edilmezdi.”

“Bu çağ acımasızdır” diyordu Victor Hugo. Sağır yargıç ve Quasimodo’yu teşhir direğine bağlatan meydandaki kalabalık, bu acımasızlığı somutlaştırıyordu. Quasimodo’nun ölmesi gerektiğini haykıran halk; birkaç gün önce aynı meydanda onu deliler papası ve prensi olarak alkışlayıp saygıyla selamlayan halktı. Kırbaç darbeleri vücudunu kan içinde bırakırken bundan duyulan hazdaki çirkinlik, Quasimodo’nun bedenindeki çirkinliği çok geride bırakıyordu. Kalabalık, kendi günahlarını ve çirkinliklerini Quasimodo’nun bedenine yansıtıp bir arınma duygusu yaşıyordu. Gökyüzüne karışan sesler:

— Ah! Deccal’in maskesini takmış.

— Süpürge sapına binmiş büyücü.

— Yine de ayin zamanını bize bu şeytan bildiriyor.

— Ah! Sağır! Tek göz! Kambur! Canavar!

— İşte teşhir direğindeki yüz buruşturması. Darağacındaki yüz buruşturmasını ne zaman göreceğiz?

Bu kalabalığın gördüğü sahne bir anda değişti, meydana derin bir sessizlik çöktü. Quasimodo’nun susamışlığının yakarışı Esmeralda’nın avuçlarında son buluyordu. Güzelliğiyle tanınan Esmeralda’nın, ucube diye nitelendirilen Quasimodo’ya yardım edişi, meydandaki tüm kalplere işleyen olağanüstü bir sahne oldu.

Cadı avında bir kurban: “Esmeralda”

Tarihte kadınlara uygulanan şiddetin en kapsamlı örneği cadı avcılığıdır. Toplumu kötülükten arındırma söylemiyle ruhban sınıfı tarafından başlatılan bu uygulama, zamanla din adamlarının kadından uzak kalma zorunluluğunun yarattığı baskıyla biçimlendi; öfke ve nefretin bastırılmış duyguları kadınlar üzerindeki işkenceye dönüştü. Kilise’nin giderek teolojik bir zemine oturttuğu cadı avcılığı ilk kez Orta Çağ’da ortaya çıktı ve 1400-1700 yılları arasında binlerce insanın yaşamını yitirmesine yol açtı. Çeşitli işkence aletlerinin altındaki çığlıklar, kilise çanlarının sesini bastırmaya yetiyordu.

Esmeralda da bu işkenceye maruz kaldı; cadılık suçlamalarını, acıya daha fazla dayanamayarak kabul etmek zorunda kaldı. Aşık olduğu ve kendini bütünüyle teslim ettiği Yüzbaşı Phoebus’un yaralanmasının sorumlusu olarak mahkemeye çıkarıldı. Büyücü olduğuna ilişkin iddialar; birkaç kişinin tanıklığı ve keçisine öğrettiği bazı numaralarla pekişti. İşkence ya da yakılma gibi cezalar kaçınılmaz oldu. Hayvanlar da bu süreçten paylarını aldı:

“O zamanlar bir hayvana büyücülük davası açmak sıradan bir şeydi. Bunlardan bir tanesi de 1466’dan beri zabıta amirliğinin kayıtlarında yer alan ve Corbeil’de infaz edilen Gillert-Soulart ve dişi domuzun davasıydı. Dişi domuzu gömmek için açılan çukurların, Morsant Limanından alınan beş yüz çalı çırpı demetinin, üç litre şarap ve ekmeğin, mahkumun cellatla kardeşçe paylaştığı son yemeğin, domuzun her gün sekiz Paris meteliği tutan on bir günlük beslenme ve bakım masraflarının da dahil olduğu tüm ilginç ayrıntılar bu belgede yazılıydı.”

Bastırılmış duygular ve Rahip Frollo

Rahip Frollo’nun Esmeralda’ya olan aşkını itiraf ettiği yer; karanlığın, sessizliğin ve zamansızlığın hüküm sürdüğü, girenlerin kurtuluşunun artık mümkün olmadığı, dış dünyadan büsbütün koparılmış, keder kokularının duvarlarda gezindiği, taşların ve haşerelerin vücuda nüfuz ettiği bir zindandı.

Frollo, bilimle ve sanatla ilgilenen, katedralin en karanlık köşelerine çekilip inzivada aklını diri tutan, farklı bir karakterdi. Yıllarca kadınlardan uzak yaşamıştı; kilisenin kutsallığından ruhunun kutsallığını beslemişti. Ama bu yaşam biçimi Esmeralda karşısında başka bir şeye dönüştü. Aşkla nefreti iç içe yaşayan Frollo, Esmeralda’nın aşkını istediği kadar ölümünü de istiyordu. Bastırılmış duygularının açığa çıkmasına neden olan bu kızın yok olması, onu kutsallığına geri döndürecek tek yoldu; çünkü Esmeralda’nın var olduğu düşüncesi bile aklını bulandırmaya yetiyordu. Bu saplantı Frollo’da bir çeşit içsel işkenceye dönüşmüştü.

“Dinle genç kız, seninle tanışmadan önce mutluydum. …Evet, mutluydum, en azından öyle sanıyordum. Temiz bir insandım, ruhum berrak bir aydınlıkla doluydu. Hiç kimse başını benim kadar gururla ve ışıklar saçarak kaldıramazdı. Papazlar iffetlilik, bilginler bilim konusunda bana danışırlardı. Evet, bilim benim her şeyimdi, o kız kardeşimdi ve bir kız kardeş bana yetiyordu. Yaşım ilerledikçe aklıma başka düşünceler gelmeye başladı. Bir kadın yanımdan geçtiğinde birçok kez tüm bedenim sarsıldı. Delişmen bir yeniyetme olarak hayatım boyunca üstesinden geleceğimi sandığım erkek cinselliğinin ve kanının gücü, benim gibi bir sefili mihrabın soğuk taşlarına bağlayan o demirden iman zincirini şiddetle koparmaya çalışmıştı. Ama oruçlar, dualar, bilimsel çalışmalar, manastırın çileleri ruhumun bedenime yeniden hakim olmasını sağladı. Zaten zihnimdeki manevi bulutların bilimin heybeti karşısında dağılıp gitmesi için bir kitabın sayfalarını açmam yeterliydi.”

Hugo; Bastille Saint-Antoine’ın, Louvre’un, Adalet Sarayı’nın yeraltı zindanlarını betimlerken geçitlerinden, uzunluğundan, derinliğinden, ışıksızlığından ve korkutuculuğundan söz eder. Korkuyu şöyle anlatır: “Bu zindan katları toprağın derinliklerine inildikçe daralıyor, karanlıklaşıyor ve korkunun farklı tonlarının sıralanmasını yansıtıyorlardı.” Esmeralda da bu korkunun ve karanlığın kucağına bırakılmıştı. Suçsuz bir kızın toplumun gözünde nasıl büyücüye dönüştürüldüğünü ve adaletsizliğin bir toplumu nasıl doyurduğunu okuyorduk.

In profundum mergor, ubi non est pes (Lat. Dipsiz bir kuyuya gömülüyorum, basacak yer yok)

Meydanda mahşer kalabalığı. İnsan kendi ölümüne katlanamaz ama başkasının ölümünü izlemek için sabırsızlanır. Esmeralda’nın narin bedenini suçsuz ruhundan ayırmak için beklenen vakit gelmişti. Şaşkın ve ürkek bir halde gökyüzüne son kez baktığını anımsıyordu. İlahiler gökyüzüne karışırken Rahip Frollo üzüntüsünden dolayı bedenini meydandan uzaklaştırıyordu. Quasimodo kalabalığı yarıp cellatların elinden Esmeralda’yı aldığında ilahiler hâlâ gökyüzünde geziniyordu. Notre Dame Katedrali bu kez Esmeralda için kapılarını açtı.

“Üstelik böyle biçimsiz bir yaratığın böyle bahtsız bir yaratığı himayesine alması, bir ölüm mahkumunun Quasimodo tarafından kurtarılması oldukça dokunaklı bir sahneydi. Doğanın ve toplumun bu iki uç örneği birbirlerine dokunuyor, birbirlerine yardım ediyorlardı.”

“Hem ölüm dediğiniz nedir ki? Kötü bir an, bir geçiş ücreti, birazdan hiçbir şeye geçiş” diyordu, kırık bir testi sayesinde Esmeralda’nın ölümden kurtardığı filozof Gringoire. Rahip Frollo şimdi ödeşme zamanı diyerek Gringoire’dan Esmeralda’nın yerine geçmesini istedi. Gringoire’ın tek kaybı, o an için, Notre Dame’ın taşlarını, kıvrımlarını, görkemini, olağanüstü işlenmişliğini bir daha göremeyecek olmaktı. Taşlara yüklediği anlam, vefa adını verdiğimiz duygunun önüne o an geçemedi.

Frollo’nun Gringoire’a bu hesaplı ziyareti; amacına ulaşmak için yürütülen bir planın, ustalıklı bir yönlendirmeyle asıl hedefe çevrilmesiydi. Bir rahibin entrika savaşına girmesi, saplantıya dönüşmüş ve yalnızca ele geçirmeye odaklanmış bir tutku uğruna uğraşıyor olması, Notre Dame’ın görkemine ve koruyuculuğuna karşı açılmış bir savaştı. Notre Dame nasıl ki Quasimodo’yu dışarıdaki aşağılamalardan ve nefret bakışlarından koruduysa, şimdi de Esmeralda’yı koruyordu. Çan seslerinin verdiği huzur ve güven duygusu Esmeralda’ya da sirayet etmişti. Notre Dame da bir geçişti. Birazdan hiçbir şeye geçiş. Tek fark bunun için ölmek gerekmiyordu.

Toza dönen Quasimodo

Notre Dame’ı yağmalamak ve Esmeralda’yı kaçırmak isteyen kalabalığa karşı tek başına direnen Quasimodo… Bu sahneyi okurken değil, yaşıyor gibi hissediyordunuz. Esmeralda’nın annesine kavuştuğu gün onu yeniden yitirmesi, romanın en ağır trajedilerinden biriydi. Rahip Frollo’nun kirli planlarla bezenmiş çirkinliği; Quasimodo’nun ruhundaki güzelliği daha da ön plana çıkarıyordu. Esmeralda’yı koruyamamak ve onun ölümünü seyretmek zorunda kalmak… Quasimodo’nun gözlerinden süzülen yaşlar, minnet duyduğu tek adam olan Rahip Frollo’nun da sonunun habercisiydi.

Trajik sahneler yüreği dağlarken, herkes yazgısının neticesini yaşıyorken Paris sokakları tüm bu hengamelerin, ölümlerin ve acı yüklü sahnelerin ardından yaşantısına kaldığı yerden devam ediyordu. Esmeralda’ya sarılmış cesede dokunanların elinin altında Quasimodo’nun toza dönüşmesi, Notre Dame Katedralinin ihtişamından daha ihtişamlıydı.

Katedralin karanlık köşelerinden birindeki o duvarda ne zaman silindi bilinmez; ama Quasimodo’nun dostu kule çanları hâlâ çalmaya devam ediyor.

Yazarın Dünyasından

“Büyük Diktatör”ün Final Konuşması

Enver KARAHAN, yedinci sanatın dâhilerinden Charlie Chaplin’in yaşam öyküsünü ve sinema tarihindeki devrimsel duruşunu mercek altına aldığı bu ufuk açıcı incelemesi.

“Arkadaş Islıkları” Üzerine

Enver KARAHAN’dan Orhan Kemal’in “Arkadaş Islıkları” romanı üzerine, gençlik, avarelik, aşk ve toplumsal dönüşüm temalarını irdeleyen derinlemesine bir edebi inceleme.

En Yeniler

Eğitimin Dünü, Bugünü

Fatih OTO

Politik Hiciv ve “Ölü Deniz” İzdüşümleri

Erinç BÜYÜKAŞIK

Dil Bağı mı, Kan Bağı mı?

Emin SALMAN