1950-1980 Türkiyesi’nde Bir “Sivil Hafıza” Arayışı

Okuma Süresi: 8

Yazarla Tanış

"Kütüphane benzeri bir odada, duvarda 'Chat Noir' posteri önünde oturan, sakallı ve düşünceli bir adamı betimleyen kara kalem çizim."

Erinç BÜYÜKAŞIK

Edebiyat dünyasına “Kaybolan” ve “Göğe Düşen Kuş” eserleriyle gündeme gelen Erinç Büyükaşık, politik bellek, sosyal travma ve tarihsel uzlaşı temalarını merkeze alan bir yazardır. politik bellek, sosyal travma ve tarihsel uzlaşı temalarını merkeze alan bir yazardır. Edebiyat Kolektifi platformunun yürütücülüğünü sürdüren Büyükaşık; spekülatif kurgu ve distopik anlatılar aracılığıyla dijital çağda insan belleğinin korunması ve gözetim gibi konuları işler. Bugüne dek Varlık, Güney, Çığ Dergi, +eleştiri, microscope gibi dergilerde öykü ve eleştirileriyle yazı çalışmalarını gerçekleştirmektedir. Feminist edebiyat teorisine ve mitolojik motiflerin modern anlatıdaki yerine duyduğu ilgi, yazı pratiğinin temelini oluşturur. Eserlerinde edebi eleştiriyi, disiplinler arası bir perspektifle harmanlayarak, toplumsal hafızayı onarmaya odaklanan özgün bir edebi izlek sürdürmektedir.

1950-1980: Modernleşmenin Gölgesinde Sivil Bellek

1950-1980 yılları arasındaki Türkiye, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin en çelişkili ve sancılı evresini barındırır. Bu otuz yıl, yalnızca kronolojik bir siyasi tarih kesiti değil; toplumsal yapının kökten sarsıldığı, bireysel kimliklerin devlet eliyle homojenleştirilmeye çalışıldığı bir kırılma dönemidir. 1950’deki çok partili hayata geçişin yarattığı iyimserlik, yerini kısa sürede askeri müdahalelerin ve toplumsal kutuplaşmanın tahakkümüne bıraktı: 1960 darbesi, 1971 muhtırası ve 1980’e evrilen kitlesel şiddet sarmalı.

Darbeler ve muhtıralar birbirini izlerken, kırsaldan kente göç dalgaları şehirlerin çehresini değiştiriyor, gecekondu mahallelerinde yeni bir sınıf tutunma mücadelesi veriyor ve üniversiteler ideolojik çatışma alanlarına dönüşüyordu. Tüm bu sosyo-politik yarılmalar, ironik biçimde, devletin “kesintisiz ilerleme” kalkınmacı söyleminin arkasında gizlenmekteydi.

Devletin dili buyurgan, tek sesli ve “makbul vatandaş” kalıbını dayatan normatif bir yapıya sahipti. Bu monolog; resmi törenlerden ders kitaplarına, bürokratik mekanizmalardan gündelik hayatın kılcal damarlarına kadar her yerde hissediliyordu. Resmi tarih kurumu Türkiye’nin Batılılaşma yolundaki doğrusal ilerleyişini kutsarken; bu makro anlatının dışladığı, susturduğu ve görünmez kıldığı bireysel hikâyeler ise ancak edebiyatın imkânlarıyla kendilerine yer bulabildi.

Tam da bu sıkışmışlık zemininde Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu’nun romancılığı tarihsel bir işlev üstlenir. Soysal’ın Yürümek (1970) ve Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak (1973) adlı eserleri, devletin o monolitik anlatısına kararlılıkla çentik atar. İç konuşmalar, bilinç akışı tekniği ve yapısal kurgu oyunlarıyla bu romanlar; resmi tarihin dışladığı sivil hafızayı ve bireyin içindeki gürültülü sessizliği estetize eder. Bir iktidarın neyi anlattığı kadar, neyi örtbas ettiği de ideolojik karakterini ele verir. Bu metinler, tam da o anlatılmayan boşlukları konuşmaktadır.

Mekân ve İktidar: Ankara’nın Soğuk Geometrisinde Yürümek

Söz konusu dönemin idari ve siyasi kalbi Ankara’da atmaktaydı; fakat bu, devingen ve organik bir merkez olmaktan uzaktı. Bürokrasinin mimarisine hapsedilmiş, hiyerarşilerin betonlaştırdığı rasyonel bir ritimdi bu. Atatürk Bulvarı’nın geniş ve tekinsiz düzlüğü, bakanlık binalarının ağır taş cepheleri, tek tipleştirilmiş lojman mahalleleri aynı ideolojik mesajı üretmekteydi: Mekânsal disiplin, toplumsal disiplini doğurur. Ankara, bir başkent olarak tasarlanırken aynı zamanda panoptik bir denetim mekanizması olarak kurgulanmıştı. Devlet, yalnızca yasama gücünü değil, mekânın semantiğini de tekeline almıştı.

Sevgi Soysal’ın Ela’sı ile Adalet Ağaoğlu’nun Aysel’i, bu rasyonel planlamanın içinde kıstırılmış öznelerdir. Otel odaları ve nizamî apartman daireleri, karakterlerin zihinsel olarak “kapalı devre” bir sisteme hapsedildiği birer laboratuvar işlevi görür. Özel alan ile kamusal baskı arasındaki sınır bu romanlarda neredeyse silinmiştir; iktidar, mikro düzeyde mahrem alana müdahale ederek gündelik hayatı denetlemektedir.

Yürümek’te Ela’nın hastane koridorlarındaki kesintisiz ve amaçsız dolaşımı, hem fiziksel hem de simgesel olarak kapalı bir sistemin duvarlarına çarpan bireyin sıkışmışlığını ifade eder. Ölmeye Yatmak’ta ise Aysel’in bir otel odasındaki uzun içsel yolculuğu, mekânın klostrofobik daralması ile zihnin sınırsızlığı arasındaki gerilimi boğucu bir atmosferle verir.

Bu romanlarda Ankara, devletin törensel, militarist ve steril imgesinden arındırılır. Burası artık resmi geçitlerin şehri değil; o törensel görkemin çatlaklarında kendi alternatif patikalarını açmaya çalışan, yürüyüşleriyle mekânı yeniden üreten insanların şehridir. Karakterlerin kent içindeki yürüyüşleri ve eylemleri, aslında politik birer ihlal anlamına gelir: Devletin çizdiği doğrusal güzergâhların dışına çıkmak, planlı modernleşmenin dayattığı ritmi reddetmektir.

Beden ve Kimlik: “Modern Kadın” Kalıbının Çatlaması

Dönemin egemen ideolojisi, “modernleşen Türk kadını” imgesini katı bir çerçeveye oturtmuştu: Eğitimli, meslek sahibi, kamusal alanda görünür, ancak aynı zamanda geleneksel ahlak normlarına bağlı, iffetli ve fedakâr. Devlet, kadını bir eliyle modernizasyonun vitrini olarak kamusal sahneye çekerken, diğer eliyle onu patriyarkal aile yapısının sınırlarına hapsediyordu. Bu yapısal çelişkinin üzeri, “Cumhuriyet kadınının” doğal ideali olarak sunularak örtülmekteydi. Kadın hem profesyonel hayatta var olacak hem de ev içi emeğin ve ahlaki muhafazakârlığın taşıyıcısı kalacaktı.

Soysal ve Ağaoğlu’nun kadın karakterleri, bu dikotominin (ikiliğin) yarattığı varoluşsal bunalımı derinlemesine yaşarlar. Metinlerde aynaya bakma eylemi sıradan bir narsizm değil; devletin dayattığı soyut ve şematik “modern kadın” projesinden sıyrılarak somut, arzuları olan özgün bir bedene dönme çabasının tezahürüdür. Aysel, geçmişiyle hesaplaşırken yalnızca kendi bireysel tarihini değil, o tarihe yön veren ideolojik kalıpları da sorunsallaştırır. Cumhuriyet’in “örnek kızı” olarak yetiştirilen, rasyonel eğitim alan Aysel, tüm bu sürecin kendi özgür seçimi mi yoksa devletin rıza üretiminde kullandığı bir enstrüman mı olduğunu sorgular.

Ölmeye Yatmak’ta Aysel’in sergilediği psişik yorgunluk, kişisel bir patolojiden ziyade kendisine yüklenen toplumsal rollerin yarattığı tahribattır. Beden, bu bağlamda hem bir tahakküm alanı hem de direnişin başladığı yer haline gelir. Devletin “modern ve iffetli” kadın tasarımı; karakterlerin kendi bedenlerini, cinselliklerini, arzularını ve yorgunluklarını sansürsüzce dillendirmesiyle esnemeye ve çatlamaya başlar. Yürümek’teki Ela da benzer bir izlek üzerinden okunabilir: Hastalıklı ve hırpalanmış bir bedende dahi, sistemin dayattığı kadınlık rollerine değil, kendi özgün sesine kulak verme iradesi mevcuttur. Beden artık iktidarın disipline ettiği bir nesne olmaktan çıkıp, yeniden sahiplenilen bir özgürleşme alanına dönüşür.

Aydın ve Nevroz: 12 Mart’ın Puslu Atmosferinde Kimlik

1960’lardan 1980’e uzanan kronolojide yaşanan siyasi çalkantılar ve askeri müdahaleler, aydın karakterler üzerinde derin bir ruhsal felç ve daralma yaratır. Baskı rejimi yalnızca dışsal bir tehdit unsuru olarak kalmaz; aydının düşünce dünyasını, psikolojisini ve dilini dahi sömürgeleştiren bir “nevroz” halinde somutlaşır. Özellikle 12 Mart 1971 muhtırasının ardından entelektüel çevreye çöken puslu atmosfer —gözaltılar, sansürlenen yayınlar, yarıda kesilen entelektüel dostluklar— bu romanlarda dekoratif bir fon değil, karakterlerin iç dünyasını sakatlayan doğrudan bir şiddet unsuru olarak yer alır.

Bu dönemin aydınları iki kutup arasında sıkışmıştır: Bir yanda devletin entelektüel sermayesinden beklediği “makbul ve evcil aydın” kalıbı (radikal dönüşümlere mesafeli, reformist, her kriz anında sistem içi güvenli limanlara sığınan); diğer yanda ise kendi politik ve ahlaki vicdanlarının amansız soruları. Ölmeye Yatmak’ta Aysel’in iç hesaplaşması, tam olarak bu aydın yarılmasının analizi üzerinedir. Aysel, hem kendisini var eden Cumhuriyet değerlerine sadık kalmak hem de bu değerlerin totaliter doğasını ifşa etmek arasında trajik bir araftadır.

Bu varoluşsal gerilim, romanların biçimsel estetiğini de doğrudan belirler. Cümle ortasında kesilen iç monologlar, parçalanan düşünce akışları, anakronik zaman sıçramaları ve geçmiş ile şimdinin birbirini ezdiği bilinç patlamaları; karakterlerin yaşadığı şizoid bölünmenin dilsel karşılığıdır. Parçalanmış kimlik bu metinlerde estetik bir kusur değil, dönem gerçeğine karşı geliştirilmiş en dürüst ve radikal tanıklıktır. Resmi söylem doğrusal, tutarlı ve bütüncül bir ilerleme anlatısı vaat ederken; romanların fragmanter (parçalı) ve çelişkili yapısı, bu yapay bütünlüğe biçimsel düzeyde itiraz eder.

Yürümek ve Ölmeye Yatmak, bu nevrotik ve çok sesli anlatım teknikleri sayesinde resmi tarihin “zafer” ve “kalkınma” retoriğiyle örttüğü dönemleri madunların, dışlananların ve bireyin perspektifinden yeniden yazar. Makro anlatıların gölgesinde kalan bireysel trajedileri, yarım bırakılmış özgürlük arzularını ve sivil itirazları gün yüzüne çıkararak modern Türk edebiyatının en güçlü karşı-hafıza (counter-memory) metinleri haline gelirler. Devletin tek sesli monoloğuna karşı bu metinler, çok sesliliğin ve edebi parçalanmışlığın kendisini radikal birer direniş biçimi olarak estetik sahneye taşımıştır.

Kaynakça

  • Ağaoğlu, A. (1973). Ölmeye Yatmak. İstanbul: Remzi Kitabevi.
  • Bora, T. (2017). Cereyanlar: Türkiye’de Siyasî İdeolojiler. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Ecevit, Y. (2001). Türk Romanında Postmodernist Açılımlar. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Foucault, M. (2006). Hapishanenin Doğuşu (Çev. M. A. Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi. (Metindeki mekân, iktidar ve beden disiplini teorik altyapısı için kılavuz kaynak).
  • Gürbilek, N. (2004). Kör Ayna, Kayıp Şark: Edebiyat ve Endişe. İstanbul: Metis Yayınları. (Özellikle aydın nevrozu ve modernleşme sancıları üzerine referans metin).
  • Moran, B. (1994). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3: Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Parla, J. (2000). Don Kişot’tan Günümüze Roman. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Soysal, S. (1970). Yürümek. Ankara: Bilgi Yayınevi.
  • Tekeli, Ş. (Der.). (1993). 1980’ler Türkiyesinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar. İstanbul: İletişim Yayınları. (Modern kadın imgesi ve kimlik çatlakları sosyolojisi için).
  • Türkeş, A. Ö. (2007). “12 Mart Romanları ve Siyasi Nevroz”, Toplum ve Bilim, Sayı: 109, s. 145-168.
  • Zürcher, E. J. (2004). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları. (1950-1980 döneminin sosyo-politik arka planı için ana tarihi kaynak).

Yazarın Dünyasından

Politik Hiciv ve “Ölü Deniz” İzdüşümleri

Erinç BÜYÜKAŞIK, bu yazısında Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” (2026) adlı stand-up gösterisini inceleyerek, Türkiye’deki politik mizahın geleneksel hiciv çizgisinden sıyrılıp siyasetin bireyin gündelik hayatına, psikolojisine ve bedenine sızan etkisini ele aldığını belirtmektedir.

Tarihin Dışına Yazılanlar

Tarih, sahnenin önünde yer bulabilenlerin hikâyesiyse; edebiyat, o sahneden zorla itilen kadınların tırnaklarıyla kazıdığı asıl hafıza kaydıdır. Eleştirmen ve yazar Erinç BÜYÜKAŞIK, bu derinlikli denemesinde Fatma Aliye’den Halide Edib’e, Sevgi Soysal’dan Latife Tekin’e uzanan geniş bir coğrafyada kadın yazarlığının izini sürüyor.

En Yeniler

Eğitimin Dünü, Bugünü

Fatih OTO

Politik Hiciv ve “Ölü Deniz” İzdüşümleri

Erinç BÜYÜKAŞIK

Dil Bağı mı, Kan Bağı mı?

Emin SALMAN