Ankara Kalesi'ni, tarihi yapıları ve kıvrımlı nehir hatlarını minyatür sanatı üslubuyla betimleyen; yeşil, taba ve mavi tonlarının ağırlıkta olduğu yatay illüstrasyon. Başlık

Ankara: Şehrin Mimarisinden Edebiyatın Mimarisine

Okuma Süresi: 3

Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara’nın başkent olarak yeniden kurulması, yalnızca bir şehircilik hareketi değildi. Aslında bozkırın ortasında yeni bir hayat anlayışı kuruluyordu. Hermann Jansen’in planladığı caddeler, yeşil alanlar, mahalleler ve kamusal mekânlarla birlikte Ankara, Cumhuriyet’in geleceğe ilişkin düşüncesinin görünür biçimine dönüşüyordu. Şehir, yeni insanı da biçimlendirecek bir yaşam alanı olarak düşünülmüştü.

Bu nedenle Ankara’nın mimarlık tarihiyle sanat tarihi birbirinden ayrı okunamaz.

1924’te Musiki Muallim Mektebinin açılması, ardından Ankara Devlet Konservatuvarının kuruluşu; tiyatro, opera ve çok sesli müziğin kurumsallaşması, daha sonra balenin bağımsız bir sanat alanı olarak gelişmesi, başkenti yalnızca bir yönetim merkezi değil, bir kültür laboratuvarı hâline getirdi. Sahne artık yeni bir dünyanın deneme alanıydı: Oyuncu başka türlü konuşuyor, orkestra başka türlü işitmeye çağırıyor, opera müzikle edebiyatı buluşturuyor, bale ise sözcüklerin olmadığı yerde bedenle anlatının mümkün olduğunu gösteriyordu.

Fakat Ankara’daki bu büyük dönüşüm yalnızca sahnelerde gerçekleşmedi.

Edebiyat da şehrin kuruluşuna eşlik etti.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanında başkent, yalnızca bir coğrafya değil, Cumhuriyet’in geleceğinin tartışıldığı bir düşünce alanına dönüştü. Nitekim Yakup Kadri, Jansen Planı’nın seçildiği dönemde yeni Ankara’nın modern bir şehir olarak kurulmasını doğrudan bir devlet meselesi olarak değerlendiriyordu. Sonraki yıllarda Ahmet Kutsi Tecer, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve pek çok edebiyatçının Ankara’da oluşturduğu çevreler, başkenti edebiyatın da önemli merkezlerinden biri yaptı.

Burada mimarlıkla edebiyat arasında şaşırtıcı bir benzerlik ortaya çıkar: Mimar şehrin dilini, yazar ve şair ise yeni insanın dilini kuruyordu.

Jansen eski Ankara’yı tümüyle silmeden yeni Ankara’yı onun yanına yerleştirmeye çalışırken Cumhuriyet edebiyatı da gelenekle modernlik arasındaki ilişkinin peşine düşüyordu. Nâzım Hikmet şiirin ölçüsünü ve görsel yapısını kırdı; Garip kuşağı şiiri gündelik insanın konuşmasına yaklaştırdı; daha sonra İkinci Yeni, dilin kendisini yeniden kurmaya girişti.

Dolayısıyla Ankara’da yaşanan modernleşme yalnızca taşta, betonda ve şehir planında gerçekleşmedi; Türkçenin içinde de gerçekleşti.

Bir tarafta Jansen’in çizgileriyle yeni bir şehir kurulurken diğer tarafta edebiyatçılar yeni Cumhuriyet insanının korkularını, umutlarını, çelişkilerini ve geleceğe ilişkin hayallerini yazıyordu. Konservatuvar, opera, tiyatro ve bale ise bu iki dünyanın arasında bir köprü oluşturuyordu: Edebiyatın sözü sahneye çıkıyor; müzik, beden, dekor, mimarlık ve metin aynı mekânda buluşuyordu.

Bu nedenle Cumhuriyet Ankarası’nı yalnızca “planlanmış bir başkent” olarak tanımlamak eksik kalır. Ankara, aynı zamanda planlanan şehrin içinde yeni bir kültürün kendi dilini aradığı yerdi.

Jansen’in Ankara’sı mekânı değiştirdi.

Konservatuvar kulağı.

Tiyatro sözü.

Opera sesi.

Bale bedeni.

Edebiyat ise insanın kendisine ve yaşadığı şehre bakışını değiştirdi.

Belki Cumhuriyet’in Ankara’daki en büyük kültürel başarısı da tam burada aranmalıdır: Bir şehir inşa edilirken o şehirde yaşayacak insanın hayal dünyası da inşa ediliyordu.

Bu nedenle Ankara’nın mimarlığı ile edebiyatı birbirinden ayrı iki tarih değildir: Biri şehrin yazısıdır, diğeri şehrin sesidir.

Yazarın Dünyasından

Sınıfta Sınav Sırasında Eriyen Öğrenci Çizimi

Emil: J. J. Rousseau’nun Çocuk Eğitimi ve Terbiyesi Anlayışı

Filiz CİVANER, çocukluk yıllarında babasının hediyesiyle tanıştığı Jean-Jacques Rousseau’nun klasik eseri Emil’i, yıllar sonra yeniden okumasından yola çıkarak edebiyatın insan ruhundaki görünmez ve dönüştürücü gücünü mercek altına alıyor.
Gustav Klimt'in "Öpücük" tablosundan ilham alan ve sanatçının tarzını yansıtan sulu boya ve karışık teknikle yapılmış yatay bir illüstrasyon. Tabloda, karmaşık desenli pelerinler giymiş birbirine sarılıp öpüşen bir çift, arkalarında detaylı altın sarısı tonlarında süslemeler ve Art Nouveau tarzı motiflerle çevrili bir duvarda konumlanmıştır.

Napolyon Olmak İsteyen Adamı Kurtaran Küçük Fahişe Sonya

Filiz CİVANER’in kaleme aldığı bu inceleme; Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov figürü ile Nietzsche’nin “üstinsan” (Übermensch) kavramı üzerinden suç, ahlak, vicdan ve insanın kendini aşması meselelerini derinlemesine karşılaştırıyor.