“Bu hayatta yemekten en çok hoşlandığım şey sigara izmariti.” diyor. Yüzüne şaşkınlıkla bakıyorum. Bu kadar da olmaz diye düşünürken gözkapaklarını sigarayla yaktığını söylemesi geliyor aklıma. Olabilir diyorum kendi kendime, Nazif’ten her şey beklenir. O ise bu sırada elinde tuttuğu izmariti ağzına atıp çiğnemeye başlıyor. “Bunu” diyor “yıllarca gizli yaptım. Artık her şey aleni.” “Bak” diyor sonra “kimsenin bunu taktığı var mı? Her şey normal artık. Bütün aşırılıklar normal ve herkes kendiyle meşgul.” “Orası öyle” diyorum “ama sen ne tat alıyorsun ki bundan? Yemek lezzet işi. Hani damakta bıraktığı tat denir ya. Ne tat bırakıyor ki bu senin ağzında.” Onu iri gövdesine rağmen çocuklaştıran kocaman ela gözleriyle bana bakıyor. Sanki hüzün var o gözlerde. “Tat mı” diyor “tadı için yemiyorum ben onu”
Nazif’le yeni tanıştık. İzbe barda. İkimiz de zil zurna sarhoştuk. Emel’le kavga etmiş belki kırkıncı defa ayrılmaya karar vermiştik. Her zamanki gibi buraya atmıştım kendimi. Konuşmanın nasıl başladığını hatırlamıyorum. Ama dakikalar sonra ahbap olmuştuk. Nazif’ti konuşan daha çok. Ben çoğu zaman olduğu gibi dinleyiciydim. Yalnız geçen çocukluğundan bahsetmişti bana. Annesi o oniki yaşındayken ölmüş. Teyzesi büyütmüş onu. Babasını ise hiç tanımamış. Çiğnediği izmariti mideye indirdikten sonra balıkçı gemilerindeki hayatından bahsetmeye başlıyor. “Gecen gündüzün yoktur bu hayatta” diyor. “Tekinsizdir deniz, havanın durumuna bağlıdır hayatın. Aniden bastıran bir yağmur ya da fırtına sonun bile olabilir. Yine de ben karadan daha güvende hissederim kendimi denizde. Deniz insanı maceraperesttir, hayalcidir, katılaşmamıştır yüreği. Satmaz seni arkanı döndüğünde.” Ben konuyu dağıtmak istemiyorum. “Ne zamandan beri izmarit yiyorsun?” diyorum. “Annem öldükten sonra başladım. 13-14 yaşlarımda. Teyzem de tiryakiydi annem gibi. Ondan aşırıyordum sigaraları. Bir gün izmariti yemek için dayanılmaz bir istek duydum. Hazdı hissettiğim. Eksik bir parçam tamamlanmış gibi.”
Toprak yiyenleri duymuştum. Hatta cam yiyenler bile vardı. Ama izmariti ilk defa duyuyordum. “Peki” diyorum “zararı olmuyor mu?” “Yani miden falan. Nasıl dayanıyor buna?” “Yok” diyor “Sanırım aldığım haz öyle fazla ki, bedenim de kolaylık sağlıyor bana” “ Peki hiç ara vermedin mi?” “Bir gün yakalandım tabi, yerken değil ama içerken. Sonra bir süre yemedim. İnanır mısın rüyalarıma girmeye başladı. Sigara içmekten çok izmarit yemekti özlediğim.” Masadaki telefonun saatine takılıyor gözüm. Zaman ilerlemiş. İşin tuhafı günlük hayatımda iki de bir baktığım telefonu unutuyorum Nazif’le konuşurken. En olmayacak şeyleri bile olur kılıyor sanki. Onun anlattığı hiçbir şey abes gelmiyor insana. Sigara izmariti de bunlardan biri. Üstelik gözümün önünde yedi. “Ama” diyorum “tat almadığın böyle berbat bir şeyi yemek neden anlamıyorum” “Bazı şeyleri” diyor “anlaman gerekmez. Sadece öyledir. Sağlığa zararlı olduğunu bilerek sigara içmenin bir mantığı olmadığı gibi. Büyük zevk alıyorum bundan. Tamamlandığımı, uzağında kaldığım bir şeyi nihayet bulduğumu hissediyorum.” Ben yine de anlamıyorum bunu.
Birden yine o hüzün yalayıp geçiyor bakışlarını. “Annem” diyor “annemi hatırlatıyor bana. Onun kokusunu içime almak istiyorum. Sanki böylece bende yaşıyor annem. Onunla özlem gideriyorum böylece. “
Bar kapanmak üzere. Hesabı ödüyorum, ben. Sessizleşiyoruz. Issız ve karanlık sokaktayız şimdi. Birkaç köpek havlayarak geçiyor yanımızdan. Yerdeki sigara izmaritine takılıyor gözüm. Bunu yazmalıyım diyorum. Mutlaka yazmalıyım Nazif’i.