İç içe geçen dairesel halkalardan ve tünellerden oluşan siyah-beyaz illüstrasyonda, merkezde duran yalnız bir insan silüeti ve halkanın katmanlarında sıralanmış diğer insan figürleri.

Çizginin Altı

Okuma Süresi: 8

Dünyanın bu karanlık ülkesinin çevresinde gördüğüm her şeyde hızla değişen ne çok şey vardı! Caddelerinde; kapkaççıları, rüşvetçileri, tecavüzcüleri, ikiyüzlüleri, cüppelileri, beyaz yakalıları, korkuyu kılıç gibi sallayanları, güçlerini silahtan alanları, faşistleri, devrimcilikleriyle acayip övünen ama yıllardır oturduğu sandalyeyi değiştirmekten aciz, ufku eviyle gittiği birahane arasında sınırlı olanları, bütün zamanını kahvehanelerde okey, tavla ve kâğıt oyunlarında öldürenleri, kumarla dünyaları değişenleri, fahişeleri, pezevenkleri, keşleri, yasaları tuvalet kâğıdı olarak kullananları, özgürlük ve din tacirlerini, döviz bürolarını, bankaları, sağlığı parayla satan hastaneleri, randevuevlerini, bekçileri, kapıcıları, sürücüleri, kâğıt toplayıcılarını ve dilencileri bir arada görmek benim için kişisel bir tehdit hâline gelmişti. Daha önceleri onlardan biri olabileceğim asla aklıma gelmezdi ama artık bizleri oluşturan koşulların aynı koşullar olduğunun ayırdındayım.

Arkadaşlarım içki ve sigara içmeye, uyuşturucu kullanmaya başlamış; önce bir hevesle, sonra müptelası olarak saplandıkları bu bağımlılık batağındaki kötü dönüşümün ve yok oluşun farkında bile değillerdi.

Bu karanlık tablonun en şaşırtıcı karesi ise on iki on üç yaşındaki kız çocuklarının tomurcuklanan memeleri ya da kıvrımlanan kalçaları değildi. Bakışlarından süzülen ışık, tenlerinden yayılan koku ve seslerinin yankısında algılanan daha derin, daha belirsiz bir şeydi. Kızların kadın olmadan önce birer anne hâline gelişini izliyordum. Bu çocukların davranışları çok garip ve bir o kadar da ürkütücüydü. Dudaklarında beliren keskin ve gergin duruş, bakışlarındaki uzağı hedefleyen şey, yürüyüşlerindeki sertlik ezici bir kararlılığı sergiliyordu. Erkek çocuklar ise ya okulu bırakıp çalışmaya başlamış ya da din okullarına doğru yönelmişlerdi. Bilim, sanat ve edebiyata ilgi gittikçe azalıyordu. Herkesin tek gayesi vardı: “Daha çok nasıl para kazanırım?” Gelirleri biraz iyi olan aileler ve çocuklar; dış görünümlerine, giyimlerine, sosyal medyada görünür olmaya daha fazla özen göstermeye başlamışlardı. Daha yoksul olanları; işçi çocuklar, dilenciler, kâğıtçılar ve tinerciler ise boş binalarda ikili, üçlü, dörtlü gruplar hâlinde tiner solurken, köpek öldüren şarabı ya da elde yapılmış rakıyı paylaşıp söyleşirken, sövüp sayarken, birbirlerini dövüp bazen de ağlarken görmek mümkündü. Onların dünyasında; kendileriyle güneş, kendileriyle aşk, kendileriyle yaşam ve kendileriyle şefkat arasında duran o simsiyah bulutu kovmanın hiçbir yolu yok gibi görünüyordu.

Her gün burun buruna geldikleri o aralıksız ve haksız aşağılama, yok sayma, değersiz hissettirme tehlikesiyle karşı karşıya olmalarına ve bütün bu olumsuzluklara rağmen yaşama sıkı sıkı tutunmaya çabalıyorlardı. Uçurumun kenarlarında yükselen hayata katlanabilmeleri için anormal derecede duyarsız değillerdi, yalnızca çaresizdiler. Sarışın, yanakları çillerle bezeli, yeşil gözlü oğlan on bir yaşındaydı; bir yıl kadar önce Doğu’dan göç etmişlerdi. Babası hamallık yapıyordu, annesi evlere temizliğe gidiyordu. İki bekçi üstünü arayarak dini, mezhebi, soyu sopu, olası cinsel eğilimi hakkında dehşet verici yorumlarda bulunarak kendilerince eğlenceli zaman geçirmişler; armağan olarak da metruk binanın içinde oğlanı dizlerinin üstünde, yere yapışık vaziyette bırakmışlardı.

Kötülüğün bedeli her yerde görülüyordu. Boş binalarda, her ambulans sesinde, pezevenklerin, fahişelerin yüzlerinde, bu tehlikelerin içine yeni doğan her çaresiz bebekte; caddelerdeki, evlerdeki, okullardaki, kışladaki, karakoldaki, adliyedeki kavgalarda kullanılan her bir bıçak ve tabancada, felaketlerle dolu her bir haber bülteninde, çıldıran annelerin yüzlerinde, oradan buraya dağılmış ve yöneticilerin gururla dile getirdikleri ‘kutsal aile’ birliklerinde, yıllar süren ağır işçiliğin ödülü küçücük, berbat ve bakımsız evlerde ağır ağır ve acılar içinde ölen emekli kadın ve erkeklerin yaşamadıkları hayatlarında, yaşam dolu zeki çocukların kendi elleriyle ebediyete göçüşlerinde kötülüğün bütün yankısını görebilirdiniz.

Bunlar göz önünde olanlardı; bir de olduğu kesin olmayan korkunç söylentiler, tahminler ve keşiflerle dolu, gelmiş geçmiş hiçbir zamana sığmayacak kadar dehşet içeren yorumlar havada toz duman hâlinde uçuşuyordu. Suç, gerçeğin yerine cuk diye gelip oturmuştu. Polisin muhalifleri kelepçeleyip gece baskınlarıyla içeri tıktığı apaçık ortadayken sessizlik sonsuzluk gibi büyüyordu. O sessiz çoğunluk artık paraya ve güce tapıyordu. Fonlar ve faizlerle bitmeyen suç şebekelerine yenileri ekleniyordu. Herkes suç ortaklığında birleşmişti: Ev kadınları, taksi şoförleri, bulaşıkçılar, temizlikçiler, bekçiler, garsonlar, barmenler, avukatlar, hâkimler, doktorlar, öğretmenler, emekliler, güvenlik güçleri, kasap, manav, kuruyemişçi, dönerci… Yani toplum, tam kadro olarak kendi aynasında kendi resmini çiziyordu. Çizdikleri resme bakarken “öteki” diye nitelendirdikleri ve tehlikeli gördükleri o yoksul ve çaresiz çocukları hayal kırıklıkları ve kinlerini akıtabilecekleri bir girdap olarak kullanmaktan da asla vazgeçmiyorlardı. Ne uygarlaşmış sağduyu ne teknoloji ne gelişmişlik ne akıl ne özgürlük ne eşitlik ne de din sevgisi bu insanların bu çocuklara, kendilerine davranılmasını istedikleri şekilde davranmalarını sağlayamayacaktı.

Bu karanlık ülkenin kaymağını yiyip daha iyi koşullarda yaşamış ve yaşayan insanlar; yukarıda kısaca tanımlanan psikolojiyi ve insan doğasına bakışı kuşkusuz ki iç karartıcı ve had safhada şok edici bulacaktır. En saf, en köle ruhlu, en çaresiz bir insan bile kendi durumuyla hizmet ettiği insanların durumu arasındaki eşitsizlikten etkilenmeden edemezdi. Kanunlarda eşitlik yazsa da tek kelimeyle güç ve gücün doğurduğu suç, parayı elinde tutanlardaydı; ama bu saygı duyulacak değil, korkulacak, ne pahasına olursa olsun uzağında durulacak suçla yüklü kirli bir güçtü. Eşitlik, düzen, refah, yasa ve beka gibi içi boş kavramlar… Karanlık dünya tarafından vaaz edilen ancak hiçbir koşulda uygulanmayan bu kof kavramlar, yoksulları boyunduruk altında tutmanın başka bir yoluydu yalnızca.

Bu karanlık ülkede bana uygun görülen yaşamı kabul etmektense toprağın üstüme serilmesine gönülden razıydım. Beni asıl korkutan şey, açmaya çalıştığım kapının çok daha fazla tehlikeye açıldığını fark etmemdi. Caddedeki sefil insanlardan biri olamam zannediyordum ama yanılmışım. Kendimi korkuya karşı savunuyordum. Halbuki korkuya karşı kendimi savunmak, gün gelip onun tarafından ele geçirilmemi garantilemekten başka bir şey değildi. Korkularımla yüzleşmem gerekirdi. Akıl ve zekâya gelince; onlarsız yaşayamayacağım masalı pek de doğru sayılmazdı, toplumun aynasında bunu kolaylıkla görüyordum. Tabii eğer gerçekten yaşamak istiyorsam bedelini ödemeliydim. Bedel ödemek sanıldığı gibi hiç de kolay değildi. Korkularımın güneşle aramda bir duvar gibi yükselerek beni karanlığa doğru yollamasına engel olamamıştım. Hatırladığım tek şey acıydı, o dile gelmez acı… Tüm toplum gibi ben de karşımdaki aynaya haykırıyordum ve ayna beni hiçbir zaman duymuyordu. Bunu söylerken toplumun namus, aile ve kahramanlık içeren o ikiyüzlülüğünü kastetmiyorum. Kastettiğim, ondan daha derin, daha ölümcül ve daha zekice bir ikiyüzlülüktü. Sevgisizliği sevgi, kötülüğü iyilik, yalanı doğru diye her gün bir doz olarak içiriyorlardı. İçinde bulunduğum toplumda bir parça da olsa sevgi ve şefkat bulduğuma inanabilseydim belki kendimi o bir parçaya bile teslim edecektim. Aslında bu yaptığımsa her şeyden ve kendimden nefret etmekle umutsuzluğumun üstüne geçirilmiş bir maske olmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Sevgi ve güç, acı ve öfke arasında kendi içimde nasıl bir gerilim olduğunu, bu kutuplar arasında nasıl yıpratıcı bir şekilde gidip geldiğimi, daha kötü olandansa daha iyi olanı seçmeye çabaladığımı biliyordum. Bu kutuplar arası gerilimde, adım atmaya çalıştığım kapı eşiği önümdeydi ve erişemiyordum; sonsuzluk gibi alabildiğince uzadıkça uzanıyordu.

Bu karanlığın toplamı ve nedeni bizdik; bu nedenle de birbirimize bağlıydık. Masumiyette değil ama suçta ortaktık. Bu sınırlar içinde de bazen sevgiye yaklaşan bir özgürlüğe ulaştığımız yanılgısına kapılıyorduk. Çare bizdik; suç ortaklığından istifa edip hep birlikte toplumun diğer üyelerinin, çocukların, baskı altında ezilmişlerin, hayvanların, ağaçların ve toprağın eline acilen dokunmamız gerekiyordu. Öfke, acı, umutsuzluk, güç, yalan ve kötülüğün karanlıkta kalıp işin içine karışmadığı; yolların müziğini, suların sesini, kuşların kanadını, yaprakların hışıltısını, toprağın kokusunu anımsamak ve anımsatmak hepimizin onuruydu. Çizginin altında bulunmuş olanlar, bu onurun ve müziğin neyi anlattığını benden daha iyi bilirler.

Yazarın Dünyasından

Canlı neon renklerde, mor ve pembe ışıklar altında kalabalık bir kulüp/bar ortamında dans eden ve eğlenen insanları gösteren yatay illüstrasyon.

Gerçek Hissedenin İçindedir

Emine AYDOĞDU, bu metninde yoğun bir okul ve iş temposu içinde yaşayan genç bir anlatıcının, davet edildiği sıra dışı bir kulüp gecesinde kendi iç dünyası ve toplumsal önyargılarıyla yüzleşmesini konu alıyor.
Vincent van Gogh'un post-empresyonist stilinde, kalın fırça darbeleriyle (impasto) yapılmış yatay bir yağlı boya tablo. Sol tarafta, birbiriyle iç içe geçmiş, parçalanmış ve üst üste yığılmış ekspresif insan yüzleri yer almaktadır. Kompozisyonun merkezinde spiral hareketlerle dönen büyük, parlak sarı bir güneş motifi baskındır. Arka planda ise "Yıldızlı Gece" eserini andıran, girdaplı mavi ve mor tonlarında gökyüzü, yıldızlar, hilal, sağ tarafta uzun selvi ağaçları ve patikada yürüyen küçük insan figürleri tasvir edilmiştir.

Korkağın Tekiyim Ben

Emine AYDOĞDU’nun insan ruhunun en karanlık ve kuytu köşelerinden biri olan korku mefhumunu merkezine aldığı sarsıcı öyküsü.