Canlı neon renklerde, mor ve pembe ışıklar altında kalabalık bir kulüp/bar ortamında dans eden ve eğlenen insanları gösteren yatay illüstrasyon.

Gerçek Hissedenin İçindedir

Okuma Süresi: 5

Yemekleriyle ünlü bir restoranda akşamları garsonluk yapıyor, gündüzleri de üniversiteye devam ediyordum. İş arkadaşlarım içinde en çok ona yakınlık duymuştum. İyi zaman geçiriyorduk. Bir hafta sonu beni ve okuldan birkaç arkadaşımı, onun arkadaşlarıyla birlikte takıldıkları bir bara davet etti. Okul ve iş arasında mekik dokuduğumdan birazcık eğlenmek benim de hakkımdı. Daveti kulağıma hoş gelmişti. Biraz macera yaşamak iyi olur diyerek, kabul ettim.

Adını hep duyduğum ama hiç gitmediğim 0000 adlı bara gittik; içki, uyuşturucu, yanıp sönen ışıklar, kalabalık dans pisti ve yüksek sesli müziğin içinde kaybolmuştuk. Konuşmak olanaklı değildi, diğer barlar gibiydi, tek farkı ise erkeklerin egemen olduğu ve erkeklerin birbirlerine karşı açıkça şefkatle davrandığı bir yerdi. 

O gece özel bir gösteri vardı; üç erkek çıplak dans edecekti. Kadınların dans etmesine alışık oluğumuz için böyle bir gösteri bana bir hayli ilginç ve heyecan verici gelmişti. İzleyicilerin beğenisi ve alkışları kazananı belirleyecekti.

İlk erkek, atletik yapılı ve çok çekiciydi. Siyah uzun saçları kirli sakalıyla sahneye yukarıdan bir bulut gibi indi. Bedeninde hiç kemik yokmuş, yalnızca kastan ibaretmişçesine yılan gibi bütün uzuvları ahenkle kıvrılıyordu. Dipsiz bir göl gibi siyah gözleri hepimizi içine çağırıyordu. Nefeslerimizi tutmuş bu büyülü atmosferin güzelliğinde kendimizden geçmiştik. Anadan üryan sahnede dönüp durdu. Parmak uçlarından saç teline değin özenilerek yaratılmış birisiydi. Güzelliği karşısında gözlerimiz kamaşmıştı.

İkinci erkek fazla kiloluydu ve kalabalığı memnun etmek için epeyce uğraşıp durdu. Üçüncü erkek, kısa boylu, balıketinde, bedeni oldukça esnek birisiydi. Lastik top gibi sahnenin bir ucundan diğerine adeta uçuyordu. Sonunda seyircinin dinmez alkışı, ilk dansçıya gitti ve büyük ödülü o kazandı. Ödül, gösteriyi izleyenlerin gönüllü olarak verdiği yüklü bir paraydı. Benim garsonluk yaparak elde ettiğim bir aylık maaşım kadardı. İkinci erkek, sahneden aceleyle inerken kilosundan ötürü biraz alay konusu oldu.

Fransa’da eşcinsellerin bekârlığa veda partilerinin yapıldığı ve üniversiteli grupların dans edip içki içmek için topluca gittiği bir yerdi, burası. Çok eğlenmiştik. Bedenlerimiz hafiflemiş, ruhlarımız bütün olumsuzluklardan sıyrılmıştı.

Dışarı çıktığımda beni fazlasıyla etkileyen ve zihnimin derinliklerine doğru ahenkle yol alan şimdiye değin hissetmediğim garip bir duygunun etkisi altına girmiştim. Daha doğrusu bu duygu beni ele geçirmişti. Kafamın içinde bugüne kadar hiç duymadığım sesler hep bir ağızdan ‘yaşamda her şey olası’ diyordu. İlk kez böyle bir ortama girmiştim. Zihnimin en dibinde az da olsa kırıntıları olan öteki duygusu aslında hep vardı ama o gece yaşadıklarım ve gördüklerim bu kırıntıları tamamen silip süpürmüştü.

Restoranda birlikte garsonluk yaptığım arkadaşımın gay olması bende olumsuz bir duygu yaratmıyordu. Onu da en az kendim kadar önemsiyor ve değerli buluyordum. Ama o geceye kadar anlamadığım bir nedenden dolayı, ortak bir mekânda eğlenmek isteği bende nedense oluşmamıştı. Daha önce de davetler almıştım fakat hiçbirisine gitmemiştim. Geriye dönüp baktığımda, bilinçaltıma doldurulan, benim de farkında olmadan kabul edip üstünde hiç düşünmediğim o önyargı atmosferinin koyu karanlığının beni de sarmış olmasıydı. O gece gördüklerim, hissettiklerim ve yaşadıklarım yıllardır içimde saklanan karanlık atmosferden sıyrılıp önyargılarımla yüzleşmeme neden oldu. Eğer savsaklayıp gitmeseydim, kendimle böyle bir yüzleşmeyi yapabilir miydim, bilmiyorum? İçime hüzünlü bir sessizlik ve sessiz bir öfke egemen oldu.  

İlk başlarda biraz tedirgindim. Ortama hemen uyum sağlayamadım. Kısa bir aradan sonra başka bir yerde olduğu gibi gülümseyebiliyor ve gecenin tadını çıkarabiliyordum. Şefkatle örülmüş, insan vücuduna saygı ve özenle dolu bir yerdi. Kimse çıplaklığından ve bedeninden utanmıyordu. Birbirleriyle alay etseler bile bunun bir iletişim dili olduğunu anlayabiliyordum. İnsanların bedenlerinin sesiyle ne yaptıkları, nasıl yaşadıkları, ne hissettikleri, nasıl seviştikleri, yalnızca kendilerini ilgilendiriyordu. Toplumsal baskılara rağmen bedenlerinin isteklerini köreltmeyen ve önyargılara cesurca direnen, bu coşkulu topluluğun tek tipliliğe karşı isyanına tanıklık ediyordum.

Öteki diye yaftaladığımızın, varlığı ve duyguları hakkında duygudaşlık kurmadan iyi biçimlendirilmiş bir vicdana sahip olamayacağımı, ruhumun en derinlerinde kavrıyor, insan ruhuna ve bedenine ilişkin hakikatin bir kalıp içinde değerlendirilemeyeceğini öğreniyordum. Dünyanın önyargı tuzaklarından kurtulmak için hiçbir alanda bir öteki yaratmamayı o gece kentin üzerinde kimsenin önyargısına boyun eğmeden özgürce esebilen rüzgârın sesi zihnime üflüyordu.

Gerçek, hissedenin içindeydi. Bir gerçeği; bir anda, bir çıplaklıkla, bir tümceyle, bir dansla, bir coşkuyla, içime doğru hüzünle akan bir çığlıkla keşfetmiştim. O gece tanıdığım insanlar, ruh ve bedenlerinin çıplaklığıyla övünmeden, özgürlüğü ve soyluluğu danslarıyla anlatıyorlardı. Köle ruhların fırtınalı karanlıklarında boğulmadan, duygularını kendi içlerindeki rengârenk dünyaya kusursuzca taşıyorlardı.

Donup kalmış bir rüyanın içindeydim. Gizem ve heyecan doruklara kadar tırmanmıştı. Bir erkek ve bir kadın, bir erkek ve bir erkek, bir kadın ve bir kadın, beraber olduklarında, dünya var olmaktan öte bir anlama dönüşüyordu. O öte anlamdan geriye ise yalnızca tutku kalıyordu. 

Yazarın Dünyasından

Vincent van Gogh'un post-empresyonist stilinde, kalın fırça darbeleriyle (impasto) yapılmış yatay bir yağlı boya tablo. Sol tarafta, birbiriyle iç içe geçmiş, parçalanmış ve üst üste yığılmış ekspresif insan yüzleri yer almaktadır. Kompozisyonun merkezinde spiral hareketlerle dönen büyük, parlak sarı bir güneş motifi baskındır. Arka planda ise "Yıldızlı Gece" eserini andıran, girdaplı mavi ve mor tonlarında gökyüzü, yıldızlar, hilal, sağ tarafta uzun selvi ağaçları ve patikada yürüyen küçük insan figürleri tasvir edilmiştir.

Korkağın Tekiyim Ben

Emine AYDOĞDU’nun insan ruhunun en karanlık ve kuytu köşelerinden biri olan korku mefhumunu merkezine aldığı sarsıcı öyküsü.
"Screenshot 2026-04-30 at 16.06.05.jpg" dosyasındaki kolaj yapısının, Vincent van Gogh'un post-izlenimci tarzıyla harmanlandığı; selvi ağaçları, meyveler ve metin parçalarının dinamik fırça darbeleriyle birleştiği yatay tablo.

Tanrıların Doğuşuna Dair

Emine AYDOĞDU’dan tarımla başlayan mülkiyetin, erkek egemen iktidarın ve sömürü düzeninin tarihsel kökenlerini sorgulayan bir yazı.