Kırmızı Kalabalığın Arasında Yalnız Figür

Hayatın Dönemeçleri

Okuma Süresi: 9

Yazarla Tanış

"Kütüphane rafının önünde, sandalyede oturmuş, elinde kitap tutan ve gülümseyen gözlüklü bir kadının kara kalem portresi."

Elif Akşahin

Edebiyat Kolektifi çatısı altında öykü, deneme ve çocuk edebiyatı eserleri üreten yazar ve ressamdır. Toplumsal temalar, insan psikolojisi ve kadın odaklı konuları işlediği metinleriyle tanınır. Çocuk edebiyatında ise Mutfaktaki Gizem, Liploka ve Bir Varmış Biri Yokmuş gibi sevilen eserleri kaleme almıştır. Kendisini yazar ve çizer olarak tanımlayan Akşahin, metin yazarlığı ile görsel sanatları harmanlayan multidisipliner bir üretim tarzına sahiptir.

Lale uyandığında hiç bilmediği bir yerdeydi. Kıpırdayamıyordu. O kadar dermansızdı ki gözlerini bile açamıyordu. Burası neresiydi? Düşünürken bile yorulduğunu hissetti. Öylece bakındı etrafa. Sonra anlamsızca bir noktaya baktı, baktı, baktı… Sonra yine daldı.

Kolunda bir acıyla uyandı. Hemşire serum bağlıyordu. Dudaklarını oynattı ama sesi çıkmıyordu. Hemşire odadan çıktı. Tatlı bir halsizlik vardı üzerinde. Hiç ama hiç düşünmemek, ağrı hissetmemek, onda tatlı bir his yaratmıştı. Gözlerini pencereye dikmiş bakıyordu. Yine uykuya daldı. Kaç saat uyumuştu bilmiyordu. Gözlerini açtığında, perdenin kenarından dışarıyı görebiliyordu. Hava kararmıştı. Yine düşünmeye başladı, ben kimim? Ne işim var burada? Adını düşündü, hatırlayamadı bir türlü. Buranın bir hastane odası olduğundan emindi. Artık sesi çıkıyordu. Bağırmaya başladı. Kimse yok mu? Kalkmaya yeltendi ama kendinde o dermanı bulamadı. İçeriye orta yaşlarda, uzun boylu, hafif kilolu biri girdi. Hızlıca yatağa yaklaştı. “Şükürler olsun Lale, konuştun.” dedi. Lale… Demek adı buydu, Lale… Peki bu adam kimdi? “Sen kimsin?” diye sordu.

Adam şaşkına dönmüştü. “Hayatım, kocanı da mı hatırlamıyorsun, iyi misin? Ben Kadir’im ya, kurban olduğum…” diyerek kapıya seslendi, hemşireyi çağırdı. Lale şaşkın ve üzgün bir şekilde başka bir şey sormadan birilerinin gelmesini bekledi. Öylece kalakalmıştı. Bitkindi. Kadir elini tuttu ama Lale gözlerini kapatmıştı zaten. Çaresizliğin verdiği hüzünle Kadir’in gözleri doldu.

Lale ve Kadir lise yıllarında tanışmışlardı. Aynı mahallede oturuyorlardı. Lale’nin annesi mahallenin terzisiydi; babasını küçük yaşta kaybetmişti. Kendisinden bir yaş küçük kardeşi Murat ile Kadir arkadaştılar. 70’li yıllarda öğrenci hareketleri yüzünden iki arkadaş ayrı düşmüşlerdi. Oysa ne çok severlerdi birbirlerini. Ne garip şeydi düşüncelerin insanları farklı uçlara atması. Oysa insanı insan yapan vicdan değil miydi… Vicdanın içinde inanç, adalet, merhamet, sevgi vardır. İnsanca yaşamak için başka ne gerekir ki.

Kadir’in annesi elbise diktirmeye gelip giderken görmüştü Lale’yi, saygılı bir kız olduğunu biliyordu. İçinden keşke benim gelinim olsa diye geçirdiği oluyordu. Bilmiyordu ki Kadir’in gönlü çoktan Lale’ye düşmüştü; sadece Murat’ın tutumu yüzünden ona açılamıyordu.

Yine gergin bir gündü. Okul kapısında bir şeyler oluyordu. İki grup arasında yaşanan münakaşada silahlar patladı, ortalık iyice karıştı. Kadir bacağından vurulmuş, yere yığılmıştı; sürünerek olay yerinden uzaklaşmaya çalışıyordu. Lale okuldan ilk çıkanlardandı. Silah seslerini duyunca arkasına dönüp baktı, Kadir’i yerde cebelleşirken gördü. Yanına gitmek istedi ama Murat engel oldu. Lale’nin gözleri dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı. Murat onu daha önce hiç böyle görmemişti. O sırada siren sesleri duyuldu; polisler gelmiş, herkesi dağıtmaya başlamıştı. Arkasından ambulanslar geldi.

Lale eve geldiğinde o kadar üzgündü ki kendini yatağın üstüne atıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Annesi “Neyin var kızım, ne oldu sana?” diye sorsa da cevap alamadı. Olanları Murat anlattı: “Çok iyi oldu ona. Kaç defa söyledik, o bildirileri dağıtma diye. Dua etsin canından olmadı” diyerek öfkesini dile getirdi. Annesi ona döndü, biraz sert ve sitemli bir sesle konuştu: “Oğlum nedir derdiniz? Siz kardeş gibi büyüdünüz, ne zaman düşman oldunuz böyle? Ne güzel vatanımız ve insanlarımız var, birileri nifak soktu aranıza. Birbirinize zarar vererek neyi çözüyorsunuz, yapmayın yavrum, yapmayın kuzum. Hepinize yazık. Siz birbirinizi yerken birileri avuçlarını ovuşturuyor, tam istedikleri de bu işte. Bu vatan kolay mı kazanıldı? Çanakkale’de düşmana karşı, vatanın her köşesinden gelen genciyle yaşlısıyla düşmanı yurdumuzdan def ettik. Kurtuluş Savaşı’nda da öyle; sağcısı mı vardı, solcusu mu vardı, topyekûn birlikte kurtardık bu vatanı düşmanın elinden. Atamız sayesinde bugünlere geldik. Şimdi düşman kim, karşı komşun Kadir mi? Ne yaptı bu çocuk size? Size de bir şey olacak diye ödüm kopuyor, yüreğim ağzımda. Lanet olsun sizi birbirinize düşürenlere. Akıllı olun oğlum, bu oyunlara gelmeyin.” Sonra evin başköşesinde asılı, çerçeveli Atatürk resmine baktı; gözleri doldu.

Ertesi gün Lale’nin annesi kelle paça pişirdi. Tencereyi sofra bezine sarıp Kadirlere gittiler. Murat suratını asmış, divanın üstünde kös kös oturuyordu; onlarla gitmeyeceğini söylemişti kapanan kapının ardından. İki kadın evden onsuz çıkmıştı.

Kapıyı Kadir’in babası Salih açtı. “Buyur Ayşe Hanım” dedi. Ayşe Hanım içeri girdi, peşinden kızı Lale girdi. Kadir’e misafir odasında yatak yapmışlardı, alçılı ayağını yatağın dışına çıkarmıştı. Salih Bey, Ayşe Hanım’ın elindeki tencereyi aldı, eşi Şukufe Hanım’a verdi. “Zahmet etmişsin” dedi. Ayşe Hanım “Kellepaça bacağını çabuk iyileştirir, sıcak sıcak içsin” diyerek içeri geçtiler. Salonun kapısından girdiklerinde Kadir ayağını örtmeye çalıştı, rahatsız olduğu belliydi. Ayşe Hanım “Rahat ol oğlum, geçmiş olsun, neyse ki daha fena bir şey olmadı” deyiverdi. Lale utangaç bir tavırla, zor duyulur bir sesle “Geçmiş olsun Kadir” diyebilmişti.

Salih, İETT Genel Müdürlüğünde memur olarak çalışıyordu. Kendi halinde, efendi birisiydi. Hanımlar rahatsız olmasın diye salondan çıktı.

12 Eylül sabahıydı. Salih Bey erkenden evinden çıkmış işe giderken tam sokağın köşesini döner dönermez karşısında silahlı askerleri gördü. Askerler onu, “İhtilal oldu ağabey, sıkıyönetim var. Evinize dönün” diyerek uyardı. Salih Bey şaşkınlık içinde denileni yaptı. Şukufe eşini kapıda görünce, “Ne oldu Salih, bir şey mi unuttun? Niye döndün ki?” diye sordu. Salih, “Yok Hanım, askeriye yönetime el koymuş, ihtilal olmuş” dedi. Şukufe Hanım ne olduğunu tam anlayamadığı için ellerini dizine vurup, ”Vay başıma! Ne oldu ki şimdi?” diyerek dövünmeye başlamıştı. Salih Bey, “Korkma hanım. Bilmiyoruz. Belki daha iyi olacak. Bekleyip göreceğiz” dedi. Grundig marka siyah beyaz televizyonu açıp gelişmeleri izlemek istedi. Çatıdaki anten yine yön değiştirmiş olmalıydı. Ekran sürekli hızlı hızlı yukarı aşağı oynuyor ve karıncalı gösteriyordu. Televizyonu kapatıp babadan kalma eski radyoyu açtı. Haber spikeri: “Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyduğundan sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu sebeple zorunlu olmadıkça evden çıkılmaması…” gerektiğini söylüyordu.

Kadir koltuk değneğiyle ayağa kalktı. Bir eliyle de esnediği için ağzını kapatıyordu. Babasını görünce şaşırdı. Çoktan işte olması gerekiyordu. Soran bakışlarla babasına baktı. Adam durumu anlattı. Kadir’in içinden o an geçen şuydu: Artık kan dökülmeyecekti…

Lale’nin eşi Kadir iki gündür hiç uyumamış, kapının önündeki sandalyede oturmuş gireni çıkanı takip ediyordu. İşte hemşire çıkıyordu. Koştu, “Durumu nasıl?” diye sordu. Hemşire, “Şu anda uyuyor, içeri girmeyin!” dedi.

Lale’yi iki gün önce hastaneye getirdiklerinde doktor onlara, kadının çok ağır bir travma geçirdiğini ve onu en az bir hafta uyutmak gerektiğini söylemişti. Aslında Kadir’in durumu da vahimdi. Lale gibi bitik olmasa da üzüntüsü büyüktü. Ayakta durmaya çalışıyordu. Liseden sonra her ikisi de okumamıştı. Lale annesine yardım ederken o da çok iyi bir terzi olmuştu. Kadir de babasının önerisi ve yardımı ile İETT’de memur olarak çalışmaya başlamıştı. Askerlikten sonra da Allah’ın emriyle Lale’yi istemişler ve nişanlanmışlardı. Lale kısa boylu, kumral, uzun saçlı, yanaklarında hafif çilleri olan, balık etli, güler yüzlü bir kızdı. Kadir ise uzun, zayıf, esmer, yeşil gözlü ve her kızı kendisine aşık edecek kadar da yakışıklı bir delikanlıydı. Nişanlılık bir yıl kadar sürdü. Murat bu evliliğe karşıydı. Niye diye sorsalar, sağlam bir açıklaması da yoktu ama istemiyordu işte. Evlendikleri gün evlerine geldiklerinde Lale, duvağı yüzüne örtülü bir şekilde yatağında Kadir’i beklerken heyecandan tir tir titriyordu. Kadir duvağı açıp ona bir kolye taktı ve alnından öptü. Kadir de Lale gibi çok heyecanlıydı. Gelinliğini de annesi dikmişti. Uzun kuyruklu ve uzun duvaklı gelinlikle daha uzun boylu görünmüştü. Bembeyaz gelinliğini çıkartıp gardıroptaki beyaz elbisesinin yanına koyduğunda, hayatının farklı bir dönemine girdiğini düşünmüştü Lale. Mutluydu. Kadir odaya girip Lale’ye baktı. Onun o gülen yüzlü güzel Lalesi iki günde çökmüştü. Adeta enkaz… Nasıl olmasın ki?

Küçük Aziz Kaan’ı kaybetmişlerdi. Aziz Kaan, onların en küçük çocuklarıydı. İkiz kızlardan 10 yıl sonra doğmuştu. Kızları Şukufe, Itır ve Ayşegül’ün de göz bebeğiydi Aziz Kaan. Henüz 14 yaşındaydı. Okul gezisine giderken Bolu’da virajı alamayan otobüs devrilmiş; şoför ve bir öğrenci oracıkta, kaza anında hayatını kaybetmişti. Öğrencilerden ikisi ağır, 11 tanesi de hafif yaralarla kurtulmuştu. Aziz Kaan bu geziye gitmek istediğini ısrarla babasına söylemiş, ancak babası itiraz etmiş ve annesinin, “Kırma oğlanı, varsın gitsin” demesi üzerine bu yolculuğa yollamışlardı. Lale o gün evde temizlik yapıyordu. Televizyon açıktı. Devrilen otobüs haberini duyunca haber spikerinin, “Şoför Halil Yılmaz ve yolculardan Aziz Kaan Kaya’nın hayatını kaybettiği kazada çok sayıda yaralı var!” sözünü duyunca olduğu yere adeta mıhlanmıştı Lale. Spikerin söyledikleri beyninde yankılanıyordu. Anlam vermeye çalışıyordu ama inanamıyordu. Sonra korkunç bir çığlık attı. Daha sonrasını hatırlamıyordu.

Kadir tekrar doktorun yanına gitti. Bu durumun daha ne kadar devam edeceğini sordu. Doktor da Lale’nin geçici bir hafıza kaybı yaşadığını ama bazı şeyleri daha sonra da hatırlayamayacağını söyledi. Psikolojide büyük acı yaşayan kişilerin, o olayı hatırlamak istememesinden kaynaklanan ve “Geriye ket vurma” diye tanımlanan bir durum yaşadığını belirtti. “Bu durumun da bir süre daha devam etme olasılığı var. Bu yüzden sabırlı olun. Zamanla her şey düzelir. Zor bir durum. Başınız sağ olsun tekrar” diyerek eli cebinde koridorda ilerledi.

Kadir, doktordan kopardığı izinle odaya tekrar girdiğinde Lale yine gözlerini perdeye dikmiş bakıyordu. Sonra yerdeki gri halıya ve üzerindeki bir çift rugan ayakkabıya baktı. Yavaş yavaş yukarıya bakınca Kadir’i gördü. “Kadir, niye buradayım? Bana ne oldu?” diye sordu sakin bir tonda. Kadir, Lale’nin hafızasının yavaş yavaş geri geldiğini düşündü ve sevindi. Sonrasında, “Çocuklar nerede?” diye soran karısına ne diyeceğini bilemeyen Kadir’in yüreğine ince bir sızı saplandı. Ne cevap verecekti şimdi? O sırada hemşire geldi ve onu dışarı çıkardı. O da iki gündür oturduğu sandalyeye geri döndü.

“Baba” diye seslenen, kızı Şukufe Itır’dan başkası değildi. Eşiyle gelmişti. Zorla yürüyordu. Hamileliği dokuzuncu ayına yaklaşıyordu. Arkasından İngilizce öğretmeni olan diğer kızı Ayşegül de yetişti. Babalarına sarıldılar. Sessiz sessiz ağlaştılar. Annelerinin durumunu sordular. Babaları, kızlarının gözlerindeki yaşları silerken daha iyi olduğunu söylemişti. Şukufe Itır, “Baba! Üzülme, yaralarımızı birlikte saracağız. Karnımdaki bebeğe kardeşimin adını koyacağız. Onu bundan böyle anılarımızda yaşatacağız. Annem de iyileşecek, merak etme baba…” dedi. Üçü de kahrolmuştu. Birbirlerine tekrar sarılıp ağladılar…

01/08/2026

Yazarın Dünyasından

Eski bir kağıt zemin üzerinde, ortada bir koza içinde cenin pozisyonunda duran ve sırtında kelebek kanatları olan bir bebek illüstrasyonu. Sol tarafta bir nilüfer çiçeği, sağ tarafta ise bir tırtıl çizimi yer almaktadır.

Doğum Sancısı

Elif AKŞAHİN’in ı öyküsü, Hanımeli Yokuşu’ndaki eski bir ahşap evin gölgesinde buluşturuyor. Çocukluğunun neşeli, hayat dolu ve cömert “İğneci Süheyla Teyze”sinin kendisine bıraktığı şaşırtıcı mirasın izini süren Tülay, yıllar sonra döndüğü mahallede geçmişin derin ve sarsıcı bir sırrıyla yüzleşiyor.
Van Gogh'un post-izlenimci tarzında, kalın fırça darbeleri ve dönen desenlerle betimlenmiş, elinde beyaz bir kupa tutan ve şezlongda dinlenen bir figürün yatay tablosu.

Kendim ve Ben

Elif AKŞAHİN’den otuz metrekareye sığan sarsıcı bir esaret.Elif Akşahin’den tutsaklık, özgürlük ve Stockholm Sendromu’nun kıyısında, sarsıcı bir yol ayrımı hikayesi.