Kendim ve Ben

Elif Akşahin TAŞÇI

Tavandan süzülen ışık huzmesi gözlerimi kamaştırdığından başımı duvara dönmek zorunda kaldım. Rutubetli duvarın dökülmüş sıvalarında hayali figürler görüyordum: Tek gözlü bir korsan, kabarık etekli bir kontes… Oda hapsimin ilk gününde, kapı altından itilen buz gibi çaydan uykuda kaldığımı anladım. Şanslıydım ki su sıcak akıyordu; güzelce yıkanıp odayı paspasladım. İlk haftalar kendimi zincirli bir köpek gibi hissetsem de, aklımı kaçırmamak için sürekli kendime sadece bir yıl burada kalacağımı telkin ediyordum. Takvimi her gün işaretliyor, bu otuz metrekarelik dünyada kendime yeni bir düzen kurmaya çalışıyordum.

Zamanla yalnızlığın avantajlarını görmeye başladım; en azından kalabalık bir koğuşta anlaşamadığım insanlarla değildim. Her sabah yirmi dakika volta atıyor, kitaplarımı sıraya koyup yazıyordum. Eskiden gittiğim yazarlık kursundaki gibi altı dakikalık egzersizler yaparak hikâyeler biriktiriyordum. Buradan çıktığımda “Kendim ve Ben” adlı bir kitap yayımlama hayaliyle yaşıyordum. Bazen karamsarlığa düşüp buradan sağ çıkıp çıkamayacağımı sorgulasam da, saçma sapan yazılarla beynimi meşgul ediyordum. Televizyondaki şarkılara eşlik ederek konuşmayı unutmamaya çalışıyor, yemek tepsisinden çıkan şiir ve notlarla teselli buluyordum.

Cezam bir yıldı. Talebim üzerine bana kitap ve kâğıt sağlanıyordu; bu sayede zaman geçiyordu. Tavanı yüksek ama havalandırması yetersiz olan odamda, bazen nemden dolayı üzerime yağmur yağıyordu. Ancak biliyordum ki; insan düşünme yetisini kaybetmediği sürece beyni asla tutsak olmazdı. Beynim sık sık firar ediyor; pazar kahvaltılarına ya da deniz kenarına gidiyordu. Okuduğum felsefe kitapları bakış açımı değiştirdi. En büyük hapishanenin insanın beyninin içi olduğunu burada anladım. Yaşadığımı sandığım o eski “özgür” dünyada aslında hayatı ne kadar teğet geçtiğimi ancak bu esarette fark edebildim.

Garip bir şekilde, çıkma vakti yaklaştıkça içime bir korku yerleşmeye başladı. Beni kaçıran ve burada tutan adama karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştım; belki de bu Stockholm Sendromu’ydu. Ailemin beni aradığına dair haberleri televizyonda izliyor, onlara ulaşamadığım için kahroluyordum. Ama artık bu kapalı hayat bana doğal geliyordu. Mevsimleri tavandaki küçük camdan takip ediyordum. Cam buz tuttuğunda oksijensiz kalsam da, hastalandığımda tepsimde ilaçlarımı buluyordum. O, bana duygularını ve pişmanlıklarını içeren uzun yazılar gönderdikçe aramızdaki bağ karmaşık bir hal alıyordu.

Bir yılın sonuna geldim; takvimdeki yapraklar tükendi. Şimdi büyük bir ikilemin eşiğindeyim. Beni buraya kapatan, sonra da bir çocuk gibi ağlayarak sevdiğini söyleyen bu adamla evlenmeli miyim, yoksa onu hapse attırıp aileme mi dönmeliyim? Ona hem acıyor hem ondan nefret ediyorum, üstelik bir de âşık oldum. Kapı altından dürüstçe yüreğini açan bu kişiye karşı duygularım darmadağın. Yarın o demir kapı açıldığında hangi hayatı seçeceğimi, özgürlüğün mü yoksa bu tutsak aşkın mı peşinden gideceğimi henüz ben de bilmiyorum.

En Yeniler

Miskinler ve Kıyamet

Havva AĞRAL

Safiye Sultan

Meral Kutluğ İLSEVER

Gülten Akın’ın İlahiler’i Üzerine

Haden ÖZ