Tortu Adam

Okuma Süresi: 15

Yazarla Tanış

"Omuz hizasından çekilmiş, boğazlı kazak giyen, uzun dalgalı saçlı bir kadının karakalem çizim portresi.

Havva AĞRAL

Türk edebiyatında özellikle deneme, inceleme ve öykü türündeki eserleriyle tanınan yazar ve tiyatro yazarıdır. Sahaftaki Ucubeler, Kadın Kuyusu, Düşüş ve Sinema ve Mitoloji gibi eserlerin yazarıdır. Eserlerinde genellikle toplumsal temaları ve insan psikolojisini derinlemesine inceleyen, gözlemci bir anlatım tarzını benimsemektedir.

Uzun yıllar sonra ilk kez kardeşini görecekti. Puslu bir Avrupa havası, tren yolculuğu boyunca ona eşlik etmişti. Yorgunluk artık kendinde habis bir uzuv gibi ağırlık yapmaya, hatta sanki canını yakmaya başlamıştı. İçinde adı konmamış bir huzursuzluk ve kendi yaşanmışlığının ağır geldiği bir uyuşukluk vardı. Donuk ve tepkisizce pencereyi izlerken önünden sisli, gri ormanlar geçip duruyordu. Sonra koyu bir karanlık, sonra hayalî hayvanların sesleri belki… Nefesi bir kütle gibi ağırlaşıyordu. Trenin ikinci mevkisinde camlar kenarlarından yıpranmış olduğundan, soğuk havayı olduğu gibi geçiriyordu. Gözünde canlanan yarı karanlık, hipnotik bir film perdesi gibi açılıyordu. Gözleri açık rüya görür gibiydi; rüzgâr ve trenin gürültüsü kelimelere dönüp onunla konuşuyordu: “Selen, orada aradığını bulamayacaksın. Çok yorgunsun.” İçinden geçen soğuk, paslı bir demir göğsünü yarıp, parça parça buzdan kanlarını döküyordu. Bir zıngırdama sesinin camlardan mı yoksa kanından mı geldiğini anlayamıyordu. Gözlüğünü bile soğuk bir halka olarak yüzünde hissediyordu. Soğuğun kapanında, hafifçe kıpırdanarak kendine gelmeye çalıştı.

İstasyonda ağabeyinin yardımcısı onu karşıladı. Elinde sadece orta boy bir valiz vardı. Mantosu ince kırçıllı kaşedendi. Saçlarını ağabeyinin hoşlanacağı şekilde, derli toplu bir topuz yapmıştı. Yardımcı hiçbir şey söylemeden valizi aldı, donuk bir selam verdi. Bu selam, ağabey mıntıkasındaki duyarsızlığın ilk merhabasıydı. Biliyordu başına neler geleceğini ama nedenini hiç anlayamamıştı. Mert, oldum olası mesafe koymuştu herkese. Her an yerini bildiren, insanın içine kaya gibi oturan bir had bildirme hâli içinde; mekanik, donuk ve solgun Mert… Selen, pişmanlık duyacağını bile bile gelmişti.

Yıllar sonra para biriktirmeye karar vermiş, dolayısıyla tekrar piyanoya döneceğini duyuran Selen; patolojik bir yoğunluğu olduğuna artık emin olduğu erkek kardeşinin kapısını çaldı sonunda. Ona tam olarak ne söyleyeceğini de bilmiyordu. Yıllarca birbirinden gurbete düşen iki kardeşin tekrar birlikte olması mümkün müydü? Kırık dökük içsel cümlelerle o kapıyı çalmıştı. Kumral, çelik mavi gözlü, uzun saçlı ağabey; tedirgin ve her an kopacak bir yay gibi gergin duruyordu. Bazen bu duruşu; temkinli, güngörmüş, çok yaralar almış birine de benzeyebiliyordu. Duruşları bazen gökyüzü olaylarına, bazen Fransa’nın iç siyasetine, bazen de memleketinin gündemine göre sürekli değişkenlik gösteriyordu. Neden bilinmez, kendi rengini dışarı vermek konusunda da epeyce tutucuydu. Ama rengini vermemek de bir renkti sonuçta. Sır küpü bu ağabey, yıllarca piyano çalmaktan hafifçe kamburu çıkmış, yakışıklılığının eseri gitmiş, geriye sadece izi ve çizgileri kalmış yorgun bir tortu gibiydi. Ama Fransa bu tortu adamı çok severdi. Defalarca bis sahnesine çıkardığı, ayakta alkışladığı bir Türk genciydi o. Çok acıklı bir hayatı yoktu ancak aşırı odaklanmış dünyasında kendini yıkıp kendini yapılandıran, iç savaşlarının yoğun yangın yerinden arta kalan bir tortu adamdı işte. Elli yaşlarına varmaya doğru yılları ilerlerken, içinde hâlâ ergen, kırgın bir delikanlı taşıyordu. Zaten üzüntülü hâllerinde, üzerine çocuksu bir mahzunluk düşerdi. Dişleri düzgün, her an öz bakımlı, artık gerçek bir Avrupalıydı. Yuvarlak gözlüklerin altından dışarıya bakmayı yaşlılık saydığından —ki piyano hocası Leon bunu yapardı— o, inadına gözlüğünü hızlıca gözünden söküp atma işini zevkle yapardı. Bunu bazen yapmacık bir şekilde, sık sık yapardı; bazen de bir şeyi gerçekten anlamaya uğraştığı zamanlarda… Büyük, barok tarzı oylumlu pencerelerden gün ışığı bir cennet kapısı gibi parlıyordu. Mert aslında bu denli ışığı evine sokmak istemezdi; ışığa ve abartılı her şeye karşı hassasiyeti vardı. Selen, kardeşinin içindeki küf kokusunu duymaktan korkarak girdi o lüks daireye. Alt katta ekstra geniş ve her yanından oylumlu eşyalar, göz dolduran mobilyalar vardı. Yine de insana kasvet veren bir daireydi burası. “Mert’in kişiliğini yansıtmıyor,” diye düşündü Selen. Merdiven başlığının ve tırabzanların birer ince balerin vücudunu andırdığı bu yerden oldum olası çekinmişti. Daha çok bir aristokrasi havası sezilen bu ev, belki de gerçekten aristokrat bir aileye ait olabilirdi. Avrupa’da bazı evler yüzyıllarca kalırdı. Selen, kardeşinin yaşamındaki detaylardan uzaktı. Mert’e dair bildiği en net şeyler; onun disiplinli çalışkanlığı, oğlunun ölmüş annesine olan sadakati ve piyanosuyla evli olması gibi genel bir çerçeveydi. Bazen kendinden emin, bazen tedirgin ama bu kapalılığı ne pahasına olursa olsun kendini korumak amaçlı bir kalkan, kendinde bir sanat objesi gibi her zaman dikilirdi Selen’in karşısında. Selen onun bu durumuna saygı duymasa da emeğinin takdir görmesi gerektiğine inanırdı. Mert, boyundan büyük bir elbise gibi girmişti bu hayata. Zoraki bir münzeviydi; kapalı kalması gerektiği için gönüllü bir kapalılık yaşayan bu ağabeye nasıl hitap edeceğini bile bilmiyordu. Artık bir yabancı olmuştu. O ara Selen feleğin çemberinden geçmiş, acı dolu günler yaşamış ama “yaşadım” diyecek kadar kendini ağabeyinden üstün sayıyordu. Karlı bir Paris akşamı, gökyüzünde tuhaf bir kızıllık vardı. Sanki ortalığa kırmızı kar yağacak gibiydi. Birkaç gün sonrası Mert için büyük akşamlardan biriydi. Bakanlığın, bürokratların, iş adamlarının dolduracağı büyük konser salonu Opera Bastille’de konser verecek olmanın gizli gerilimini yaşıyordu. Bir haftadır yoğun provalar içindeydi. Mert, ayda bir-iki kez o adı sanı fazlasıyla duyulmuş salonlarda konserlerini verse de her seferinde benzer gerginlikleri yaşıyordu. Bir saattir konuşmadan ve birbirlerinin yüzüne net bakmadan, karşılıklı olarak salamanjede oturuyorlardı. Selen’in en son on yıl önce gördüğü bu salonda hiçbir şey değişmemişti. Her eşyanın yeri ve parlaklığı aynıydı. Belki de ışığın tonundandır… Paris’te hiç ampuller patlamaz mı? Zamanı donduran bu şatafatlı, geniş, oval salamanjede kuyruklu piyano arzıendam ederken Selen, adını koyamadığı bir korku duyuyordu.

“Bavulunu çıkardın değil mi? Henüz eşyalarla ilgilenmedin. Ben yerleştirecek değilim senin eşyalarını,”

“Yatarken boşaltmayı düşünüyordum. Yemeği burada mı yiyeceğiz?”

“Bir rezervasyon yaptırdım. Daha sen uçaktayken düşündüm bunu. Duş almayacak mısın? Üzerini de değiştirmedin. Çok mu yorgunsun?”

“Burada evlere servis yok mu?”

“Hiç hoşlanmam eve yemek gelmesinden. Hazırlan, bir saate çıkalım. Umarım boydan bir elbisen vardır,”

“Kış günü elbise mi giyeceğim?”

Mert, “Bir yığın tanıdık vardır. En azından bir etek giyersin,” dedi kestirip atarak.

Selen söz dinlemedi; kot ve kazak giyip indi aşağıya. Küplere bindi Mert. “Gidemeyiz bu şekilde!” diye diretti. Zorla üzerini değiştirdi Selen. Biraz da burkulmuştu Mert’in bu tavrına. Yemekte de hiç konuşmadılar. Mert bir-iki masaya kafa selamı verdi. Selen ağabeyini dikkatle izliyordu. Korkunç bir sarılık vardı teninde. Boğulduğundan haberi yok gibiydi. Boğuntu ve buhran tüm hareketlerine yansımış; oturuşu, kalkışı, duruşu, hatta karşı çıkışları bile hiç geçmeyecekmiş gibi bitkin bir yorgunluk barındırıyordu. “Uğraştırma,” der gibi bitkince, bir emekli öğretmen hâli çökmüştü zamanla üzerine. Tercihlerinin sonuçlarına gönüllüydü. Ama bu kadar ölü benizli bir adam benim ağabeyim miydi gerçekten? Aklının kıvrımlarında ince bir espri dolaşıyordu. Ona Fester* demek geliyordu içinden. Ak ve sarıya dönen bir beniz ve morarmış gözaltlarıyla tam bir film kahramanı gibiydi. Ona dair hatırlamaya çalıştığı şeyler çok kısıtlıydı. Sırf babamız istedi diye bana da zorla piyano çalmayı öğretmişti. Bunu zoraki yaptığını her anında hissettirerek ağır ve şiddetli ders saatleri geçirmişlerdi. Mert onun ellerine vurur, kafasına vurur, saçlarını çeker, duvar kenarında bekletir, zorbalık ederdi. Selen bir kez olsun babasına söylemedi. En zorlandığı anlar, birlikte piyano çalmalarının istendiği zamanlardı. Mert sinirden kıpkırmızı kesilir, ağzını açamaz; Selen yanlış bastıkça dişlerini sıkar, Selen’e o dişlerini gösterirdi. “Bir an ne yapıyorum ben?” diye düşündü Selen. Çocukluk kâbusumu geri çağırıyorum. Ondan yeniden piyano dersi almak, kendime edeceğim en büyük zulüm olacak. Sonra babasının mahcubiyetini, başının öne düştüğünü, utanç içinde kaldığını hatırladı. Gitgide içe kapandığı, renginin döndüğü, hafif zayıflamış hâlini gözlerinin önüne getirdi. Dayanamıyordu. Bir-iki kez öksürdü.

“Mert, buraya karışık bir miras olayı için geldim,”

“Para işleriyle ilgilenmiyorum. Her şey senin olabilir. Hayrola, babamız mı öldü?”

“Nasıl bu kadar duyarsızsın?”

Mert, “Türkiye’de olan hiçbir şey beni ilgilendirmiyor,” diye yanıtladı. Bu arada hızlı, iştahlı ve gayet ciddi bir yemek yeme tarzı geliştirmişti. Bunu da bir küstahlık ve soğuklukla yapıyordu. Karşısındakini ezen edası hiç üzerinden gitmiyordu. Sonsuz bir kibir girdabıyla karşısındakini ezer, un ufak ederdi. “Yapma,” demek isterdi Selen. Mert, ilginç bir şekilde, bir ameliyat yapma ciddiyetiyle yemeğini yiyor; etrafıyla ya da Selen’in söyledikleriyle ilgilenmiyordu.

“İflasın eşiğinde babam. Poliklinikler kapatılıyor. Alman hastane ortaklarıyla ciddi sorun yaşandı. En küçük amcamız hastaneyi soydu ve gitti,”

“Bütün bunlardan bana ne? Niye geldin buraya?”

“Evdekilere bir yardımım olsun diye burada bir iş bulmayı düşünmüştüm. Hatta eskiden yaptığım gibi piyano da çalabilirim. Ama uzun süre ara verdim. Belki sen bana tekrar…”

“Mümkün değil. Tahammül edemem böyle bir şeye. Görmedin mi kendi oğlumu bile özel bir yatılı okula verdim. Sen İlke’yi evin içinde gördün mi?”

“Neden? Neden bunu oğluna yaptın?”

“Siz de bana aynısını yapmıştınız. Babam annemi çabuk unuttu. Seniha Hanım ve kızlarıyla mutlu mesut yaşadı. Annen beni istemedi,”

“Doğru değil bunlar, neler de kurmuşsun bunca zaman!”

“Sesini yükseltme, nerede olduğunu bil. Ah, sizler yok musunuz? Söyle, ne kadar lazım?” diyerek krem ceketinin cebinden bir çek defteri çıkardı Mert. Eline bir dolma kalem aldı.

Selen bir anda ayağa kalktı. Etrafına bakınıp yüksek sesle konuştu:

“Sana hiç gelmemeliydim. Ben yıllarca seninle kardeş olmaya çalıştım. Yıllarca alttan aldım. Sen yıllarca içinde kin büyütmüşsün. Kinini çalmış, kini okumuş, kinini doldurup aktarmışsın. Seni tatillerde çağırdık, seni seyahatlere davet ettim. Sana yıllarca hediyeler gönderdik. Defalarca ziyarete geldim. Bana çocukken yaptıklarının kinini tutmadım. Sen yaşarken boğulmuş, muğlak bir sanrının pençesine düşmüşsün. Evimizde adının geçmediği bir gün yoktu. Babamızı evine kabul etmemişsin, bu mu? Ben gerekirse burada dadılık eder, hizmetçilik yapar ailemin borcunu öderim. Anladım ki senden bana kardeş olmaz!”

Çeki aldığı gibi yırtıp on parçaya bölerek Mert’in üzerine attı. Sırf kardeşi mahcup olmasın diye Fransa’ya gelirken bir kürk almıştı. Kürkü vestiyerden istemeden, sadece elbisesiyle dışarı çıktı. Tafta elbisesi kardan bir anda soğuğu emdi. Islak bir soğuklukla tüm vücudu kasıldı. Aksine, koşar adım, nereye gittiğini bilmeden koştu. Bir müddet sonra elinde kürkle Mert çıktı restorandan. Kambur, çirkince bir adam çıktı karşısına. Karga burunlu, çekik gözlü, yuvarlak gözlüklü ve ağzından köpük saçarak konuşan bu adamdan feci kokular yayılıyordu. Mert onu görmezden gelmeye çalışsa da adam ısrarla yaklaşıyordu. Ve bu adam, kadının nereye gittiğini bildiğini söyledi. Mert’i Sen Nehri’nin aşağısına doğru çekiyordu. Sonrası karanlık…

Mert gözünü açtığında etrafını bulanık görüyordu. Midesi bulanıyordu. Başında müthiş bir acı duyuyordu. Ateşler içinde yanıyordu. Selen, elinde beyaz bir bez parçası ile yanına geldi: “Demek uyandın. Neredeyse ölüyormuşsun. O restorana yakın bir yerde, birtakım karanlık, serseri adamlar seni takip etmiş. Sen yalnız çıkınca da seni yanlış yönlendirmişler. Ben seni uzaktan gördüm, krem takım elbisenden tanıdım. Ama sen o adamla yürüyordun ve ben seni gördüğümde bir şey anlamadım. Eve yalnız döndüm. Başına bir şey geleceği aklıma gelmemişti; malum, sen bu şehrin en ünlü virtüözlerinden biri olduğun için hayranların olabilirdi.”

“Neler anlatıyorsun, hiçbir şey anlamıyorum. Başım… Bir dakika, başımdaki sargı mı?”

“Soyuldun. Başına odunla vurup Sen Nehri’ne atmışlar,”

Mert aniden hareketlenmeye çalıştı. Zorlandı, inledi.

“Lütfen kıpırdama! Neredeyse boğuluyormuşsun. Neyse ki krem takım elbise giymenin bir faydasını gördün sonunda. Gerçi uzaktan görenler, birileri beyaz bir çuval içinde kedi ya da köpek yavruları atmış diye ihbar etmiş yetkililere. Ve o da ne? Senmişsin. Sırtüstü, baygın… Nehir seni bir ağacın dallarına bırakmış,”

“Çok şaşkınım. İlk kez böyle bir şey başıma geliyor,”

“Hiçbir şey hatırlamıyor musun?

“Söylediklerin aklımda. Beni bunca zaman önemseyen tek kişi sen miydin? Ya onca hayranım…”

Uzun bir sessizlik oldu. Düşündü.

“Şu saatten sonra benden piyanoyu çıkarırsak ne kalır geriye? Başıma şu olay geldiğinde ölseydim belki bir devlet töreniyle gömülürdüm. Memleketime gönderilebilirdim. Sonra da unutulur giderdi. Adımın her gün hatırlandığı tek yer evim miydi? Memleket…” Durakladı. “Benden piyanoyu çıkarınca sadece kin ve katılık kabuğu, bir tortu kalıyor.”

Yine durakladı. Saatlerce karşılıklı, sessizce oturdu iki kardeş. Mert ara sıra, “Adımı her gün anan sen miydin?” diye sordu. “Babam bile unuttu mu beni? Başıma ne geldi benim?” Böylece kendi kendine eğip büktüğü bir kendilik hesabı tuttu. Ateşten sayıklıyordu. Ateşi düşünce kendine geldi. Sonra bir anda ayağa kalktı. Önce ofis odasına geçti, bazı evraklar karıştırdı. Belki bir saat çıkmadı odasından. Çıktığında elinde ev tapusu, banka defterleri, orta boy bir çanta içinde nakit para, pasaport, vize ve kimlik vardı. Hepsini geniş sehpanın üzerine öylece yığdı. “Hadi toparlan,” dedi.

Selen şaşırdı. Kovulduğunu düşünerek kaşlarını çattı:

“Neler oluyor?”

“Çocuğu da okulundan alıp memlekete gideceğiz,”

“Ben böyle düşünmemiştim. Bir-iki ay içerisinde yeniden piyanoyu hatırlarım ve ortak yapacağımız bir konser ile…” Mert kardeşinin sözünü kesti: “Ben piyano dışında beni ben yapan bir iyilik, bir yan bulamadım…”

“Ne demek istiyorsun, anlamıyorum,”

Mert uzun, donuk bir sessizliğe gömüldü. Kendine başka bir gözle baktı. “Neyim şimdi?” diye düşünmekteydi. Bir Mert… Kendi imgesini unutmuş; kendi gam telinin, en bariton çığlığının ardındakileri unutmuş… Disiplinin katı gölgesinde paslı, unutulmuş bir yontu gibi… Kendini aşırı değersiz buldu. Sehpanın üzerindeki yığın; tahviller, ev tapusu, nakit para, banka kartları… Her şey puldu artık. Gözünde puslu bir hiçe dönüyordu her şey. İlk telaşını hatırlamadığını fark ediyordu. Sevdiği kadını, Billur’u unutmuştu; ne zamandır mezarına gitmiyordu. “Selen’in gamzeleri varmış, yeni fark ediyorum,” diye düşündü. Yaşlı Leon’u teknede nasıl tehdit ettiğini, ilk gittiği partiyi, “Burası masonların diyarı,” diyerek onu korkutan arkadaşlarını unutmuştu. Tüm bu keşiflerin isabetli duygusuyla Selen’e baktı: “Burada bunca başarı; kendi olumsuz doluluğumun üstüne basarak başardığım…”

“Anladım sonunda,”

Mert devam etti:

“Üstüne bastığım, güç aldığım her şeyin içini boşalttın. Eski kafalı Leon ellerime maşayla vururdu, ona öfke duyardım. Babama, sonradan doğan kardeşe, doğarken eşimi benden alan oğluma…”

Selen, kardeşinin artık çelik gibi kararlı bakamadığını fark etti. Yıllarca sadece öfkeye tutunmuş olamazdı. “Eline maşayla vurmak ne?” diye kendi kendine düşünürken, gözlerinin önüne ilk kez Mert çaresiz, acı çeken bir çocuk gibi geliyordu. İçinin yandığını hissetti. Ona sarıldı. Ömründe ilk kez sarılıyordu. Mert önce bir tuhaf hissetti, sonra o da sarılarak karşılık verdi.

“Hadi gidelim. Babamızın onurunu kurtaralım,”

*Fester: Addams Ailesi (The Addams Family) adlı yapımdaki solgun benizli ve koyu gözaltılı ikonik karakter “Uncle Fester”a (Fester Amca) gönderme yapılmaktadır.

Yazarın Dünyasından

Dünyayı Görmenin Kılavuzluğu

Havva AĞRAL, bu yazısında Tarkovski sinemasından modern bilimkurgu örneklerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, sinemanın ve sanatın insana, varoluşa ve dünyayı anlamlandırma biçimlerine dair sunduğu derinlikli okumaları ele almaktadır

Siyah Tayyörlü İnce Acı

Havva AĞRAL’ın kaleminden, önyargıların zehriyle çürüyen bir mahallede, suskunluğun asaletine sığınan bir kadının sarsıcı öyküsü…

En Yeniler

Beyaz Kuş Tüyü

Fatma ALTUN

Dünyayı Görmenin Kılavuzluğu

Havva AĞRAL

Başkasının Hikayesi

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK