Musluk hâlâ damlıyor. Üç sıvacı çağırdık, üçü de değiştirelim dedi; bir tanesi de orada öyle, durduğu yerden inip kalkan bir nefes gibi. Köpük lavabonun çelik ağzında bir kabarıyor, bir sönüyor. Parmak boğumlarımın çatlağı sabundan dolup taşıyor, derinin altı kıpırdıyor. Mutfaktaki makine de iki haftadır arızalı. Parçayı bekliyoruz, demişti usta; öyle bekliyoruz. Ya benden giden parça nerede bekleniyor, kimden, hangi raftan?
Salondan spikerin sesi geliyor. Sağ kanat, ceza alanı, sıyrıldı. Ahmet boğazından bir “Vur oğlum!” koparıyor. Ali’nin sesi de babasınınkine ekleniyor; iki ay önce yeni başladı bu işe, hâlâ tını oturmadı. Bir çocuk sesinin kalın bir sese yapışıp aynı yere çıkması; bir yere yapışmak isteyen sesin de bir ağırlığı var. Onlar tezahürat ederken ben bulaşığın iki yıllık bir tabağını çıkarıyorum. Üzerinde geçen yılki paskalya çorbasının bir halkası kalmış; çıkmıyor. Tabağı bırakıyorum, bir başkasını alıyorum.
Çatlak kase elimde. İlk yıllardan; düğün hediyemizdi. Ahmet o akşam buharın arasından bana bakıp “Tuzu tam,” demişti. Kasenin çatlağı orada, dudağın oturduğu yerde, ince ve siyah. Sırılsa daha iyi olur diyorum kendi kendime, ama hangi yapıştırıcıyla. Deterjan parmak çatlağımı arıyor; buluyor. Kılcal bir yanma.
“Şu kabukları halıya dökmeseniz bari.”
Sesimi dolaba doğru söylüyorum. Cevap çabuk geliyor: “Görmüyor musun maçı, bırak şimdi.” Görüyorum. Yirmi iki adamı görüyorum, top kim alır kim verir, görüyorum. Görmediğim bu mutfak değil; bu mutfaktaki ben. Aynaya bakmıyorum çoktandır. Aynaya bakacağıma kalkıp pencereyi siliyorum.
Pencere silmek bir iştir. İçten dışa doğru, sonra dıştan içe. Her seferinde camın iki yanından farklı bir hayat görünür. Bu sokak yirmi iki yıl önce taşındığımızda asfaltlı değildi, mıcırdı; akşamları çocuklar mıcırın üstüne çizgi çekip seksek oynardı. Şimdi seksek için yer kalmadı; herkes araba park ediyor, çocuklar içeride.
Durulama suyunda yüzüm kırılıp birkaç parçaya bölünüyor; gençliğim mi, yorgunluğum mu, bilmiyorum. Bir keresinde, çok eskiden, üniversite yıllarında, bir öğrenci defterinin ilk sayfasına bir cümle yazmıştım: Bir gün. Sadece bir gün. Peşinden bir şey gelmedi, çünkü her şey peşinden gelecek diye yazmıştım onu. Defter şimdi bavulun altında, kapağı sararmış, bir gün başlamadan kapanmış. İkinci sayfada bir adres var, bir tiyatro afişinden kopya çekilmiş; afişe ilk gittiğimde diğerleri konuşurken ben sahnedeki perdeye bakmıştım, perdenin kıvrılışına. Sahnenin kendisi başlamamıştı daha, ama benim için bir şey çoktan başlamış bitmişti.
Bir keresinde Ali daha üç-dört yaşındayken, sabah erken kalkmış, beni mutfağa kadar takip etmiş, ben çayı koyarken yere oturmuş ayaklarımın dibine, “anne sen burada büyük müydün, küçük müydün?” diye sordu. “Büyük,” demiştim. “Ne kadar büyük?” “Senden iki kat büyük.” Gülmüştü; sonra parmaklarını yere sürtmüş, “sen küçük değil miydin hiç?” demişti. Ona o gün ne dediğimi hatırlamıyorum; ama o cümle bende durdu — küçük değil miydin hiç. Çocuğumun bana bir gün öyle bakmış olması, bende bir kadının ne zaman küçük ne zaman büyük olduğunun ölçüsünü değiştirdi.
“Faul! Faul bu!”
Cam titriyor. Apartmanın boşluğu uğulduyor. Yukarıda Ayşe’nin bebeği bir uzun bir kısa, bir uzun bir kısa ağlıyor; nefesini paylaştırıyor. Alt kattaki Nihat’ın televizyonu bizimkinin altına döşeli ikinci bir döşeme. Merdivende bir kapı çarpıyor; çelik tek başına bir sözcük kuruyor. Balkona çıkıyorum. Çöp tenekesinde kedi metali kazıyor; yarım pençe bir hayat ölçüsü. Bir an ekranın altında geçen alt yazıyı yakaladım az önce: bir kasabada bir madende heyelan, bir tek adamın adı geçti, Mahir. Ahmet kanalı değiştirdi hemen, “maç bitsin sonra,” dedi.
“Anne, su.”
Ali kapıda. Bardağı dolduruyorum. Parmaklarımız değmiyor. O bir milim arada bir ülke duruyor; konuşmuyorum. Salona koşuyor. Ayak sesleri uzaklaşırken, küçük, hızlı, hep o saatte hızlı, ben bardağı musluğa götürüp tekrar dolduruyorum, kendim için. Almıyorum, suyu sadece dolduruyorum; lavabonun kenarında o duruyor.
“Gol! Gol!”
Avuç patlaması, omuz pat pat. Babasının elinin oğlunun omzuna inişi, bir takasın olduğu yerden. Şu omzu seyrediyorum: yıllar sonra başka birinin elini de orada görmek isteyecek o omuz, ya da hiç istemeyecek; bugünden uzanan bir hat çiziliyor şimdiden mutfağımdan.
İçimden bir cümle yazıyorum, defterim olmadığı için. Senin faulün daha büyük Ahmet. Benim hayatımın faulü için kimse düdük çalmadı; olsun.
Mutfağın ışığını kapatıyorum. Eşyalar yumuşuyor karanlıkta. Tezgâh taş gibi soğuk. Avuçlarımı oraya koyuyorum, sırtımı dolaba veriyorum. Tezgâhın bu serinliği bana ait galiba; kimse benden istemiyor onu.
Karanlıkta birkaç saniye duruyorum. Mutfakta bir tek bir kırmızı nokta görünüyor, buzdolabının ışığı, çürük bir göz gibi. Ali’nin altı yaşında bir akşamı geliyor aklıma; ben aynı şekilde tezgâha yaslanmıştım, o gelip bacaklarıma sarılmıştı, “anne, sen üzgün müsün?” diye sormuştu. “Hayır,” demiştim. “Yalan söylüyorsun,” demişti gülerek; gülmesi gerçekti, sözü gerçekti, ben de gülmüştüm onun yanında. Yalanın bile bir aile içinde bir yeri var, çocuk bunu öğreniyor. Bugün hâlâ aynı yalanı söyleyebilir miyim ona, bilemiyorum; sorusunu çoktan unuttu zaten.
Balkondan Ayşe sesleniyor: “Abla, yarın pazara iniyor musun?” “İniyorum,” diyorum. Ses çıkıyor; çıkar çıkmaz boğazımdaki bir düğüm çözülüyor. Bir kadın bir başka kadına sesleniyor, bir kadın cevap veriyor; bu da bir tezahürattır, çok sessiz. Ayşe’nin bebeği son iki haftadır geceleri ağlamıyor; ben Ayşe’ye bunu söylemedim, o da bana söylemedi, ama ikimiz de bir akşam balkonda durup yukarı bakmadık ve ben anladım ki o da anladı.
“Hatice! Çay var mı?”
Salondan ses geliyor.
Çaydanlığı koyuyorum. Kaynama uzun sürüyor; bekleyebilirim, beklemeyi biliyorum. İki bardak çıkarıyorum dolaptan; birini kendim için doluyorum. Salonun kapısına götürmüyorum daha. Bekletiyorum bir saniye, bir saniye daha. Mutfağın eşiğinde bir tepsi var, üstünde benim bardağım. Avucum bardağı tutuyor, parmak çatlağıma sıcak yürüyor; sızı duruyor.
Spiker “ve son düdük,” diyor. Salonda zafer; mutfakta ışıksız bir dakika. Bu akşam birileri kazanacaktı, kazandı. Ben kaybetmedim de, kazanmadım da; bir bardak çayı kendime doğru taşıdım. Buharı yüzüme vurunca aynamı buluyorum o buharda; gülmüyorum, ama dudağımın bir kenarı kıpırdıyor.
Mutfak penceresinin önünde bir saksı var; uzun süredir kuru. Bir avuç suyu önce ona döküyorum, sonra elimi siliyorum, çayı içiyorum.
Salondan Ali geliyor. “Anne, bana da çay var mı, bol limonlu hem de?” “Var,” diyorum, ama ayağa kalkmıyorum. Bardağı kendi elinle al, diye geçiriyorum içimden. Eşikte duruyor bir an. Bardağı alıyor. “Çatlak bu.” “Biliyorum, oradan tut, oradan içme.” Yüzünde bir şey kıpırdıyor; bir terslik, bir merak, kurulamadan kalan bir cümle. Bilmiyorum. Mutfaktan ayrılıyor.
Pencerenin önündeki saksıdan baktım, kuru toprağa az önce damlattığım su zaten içeri çekilmişti. Çoraplarımı bir kez daha yokladım, sol tarafın topuğunda iki ay önce delinen yerin yarısı diken iğnesiyle örülmüş, yarısı hâlâ açık duruyordu. O yarıyı bir akşam tamamlamak isteyecektim, başka bir akşam bir başka çorabı yamamak isteyecektim, başka bir akşam başka bir kadın belki o işleri benim yerime yapacaktı. Bir kadının bitmemiş işleri bir başka kadının elinden tamamlanıyorsa o aile devam ediyor demektir.
Musluğu kontrol ediyorum bir kez daha. Damlıyor. Damla damla. Hâlâ.