Siyah Tayyörlü İnce Acı

Okuma Süresi: 5

Yazarla Tanış

"Omuz hizasından çekilmiş, boğazlı kazak giyen, uzun dalgalı saçlı bir kadının karakalem çizim portresi.

Havva AĞRAL

Türk edebiyatında özellikle deneme, inceleme ve öykü türündeki eserleriyle tanınan yazar ve tiyatro yazarıdır. Sahaftaki Ucubeler, Kadın Kuyusu, Düşüş ve Sinema ve Mitoloji gibi eserlerin yazarıdır. Eserlerinde genellikle toplumsal temaları ve insan psikolojisini derinlemesine inceleyen, gözlemci bir anlatım tarzını benimsemektedir.

Parlak şeyler yazdığı duyulmuştu. Sonra birden içine döndü. Kapandı, kilitli kaldı.

Onun evinde kimsenin evinde olmayan şeyler vardı. Antika, oyma kapaklı bir pikap. Çok farklı tablolar. Mahalleye farklı bir boyut katan kalın panjurlar. Evinden mistik kokular yayılırdı önceleri. Ama sonra çöp, sadece çöp kokuları duyulmaya başladı.

İlk kez çıktı dışarı. O çıkınca Seyhan sokağa fırladı. Lena hiçbir şey demedi. Seyhan’a bakmadı bile. Seyhan merhamet, acı ve merak karışımı bir ilgiyle Lena’yı sokağın sonuna kadar izledi. Siyah bir tayyör. İncecik bir kadın Lena.

Mahalle esnafı kendilerini dükkânlarının önüne attı. Lena dünya güzeli. Sanki biraz küçülmüş. Artık topuklu giymiyor. Esnafın fısıltısı uzun cadde boyunca devam etti.

“Çok zayıflamış.” “Bir yıl kapattı kendini, ne yedi, ne içti?” “Yas tutar bu ecnebiler.” “Bir Deli Seyhan baktı ona. Yemekler taşıdı.” “Kovmuş bu ecnebi kendi anasını bile.” …

Fısıltılar eşliğinde caddenin sonuna kadar, siyah bir tayyörün ince acı salınışını izledi çarşının esnafı. Sonra birbirlerine tuhaf bir şekilde baktılar. Bir saat sonra döndü Lena. Birkaç parça yeni çamaşır, küçük bir başka paket. Sürmesi hafif akmış. Gece gibi karanlık yürüyüp geçti. Meraklı birkaç bakış ve Seyhan’ın gizlice göz hapsi eşliğinde kapıya vardı. Önce durakladı. Sonra hızlıca istavroz çıkardı. Kapıdan içeri girdi.

Seyhan pencereden içeri çekti gözlerini. Esnaf kendince birkaç fısıltı etti.

“Deli Seyhan çığlık attı gece yine.” “Kocası eskiden böyle değilmiş. Çok dövmüş zamanında.” “Belki de Lena’ya gitmesini istemiyordur.” “Haşim karışmaz karısına, dedikodu hepsi.” “Sakalları çıkmış. Sinir ilacından diyorlar.” “Olmaz öyle şey…” …

İlk kez pikabın sesi duyuldu. Kocasının ölümünde sadece Ave Maria, ilahiler duyulmuştu. Birkaç kadın, mumlar, mistik bir koku. Sonra kapatmıştı kendini. İşte o zaman meraklı gözler, acıyan gözlere dönüşmüştü. Sokağa ilk taşındığı zamanlarda Lena daha dışa dönüktü. Türk kadınları eve geldikçe, bakışlar, yargılayan hâller, onu sürekli yadırgayanlar yüzünden her geçen gün biraz daha içine döndü Lena. Eşinin ölümünden önce her gece daktilo sesleri gelirdi. Bir duvar piyanosundan ara sıra dışarıya tuşların sesleri duyulurdu. Pikap eşliğinde şarkılar söylediği de olurdu. Bakışlar ve tavırlar, Lena’nın tüm emeklerini günbegün törpüleyen, ezen bir hâle geliyordu. Daha az pikap sesi, daha az piyano tuşları, daha az daktilo tıkırtısı. Panjurlarını hiç açmaz, gün vakti içeride ışık yakar olmuştu. Eşinin sağlığında sesi hiç dışarı taşmamıştı. Ama şu son bir yılda dışarıya kavga sesleri duyulmaya başlamıştı. Evde kimse olmadığı hâlde kendi kendine konuştuğu olurdu. Önceleri insanların yüzlerine bakan Lena, başını yukarıya çevirmiş, sadece yıldızlara bakar gibi, gece gibi yürümeye başlamıştı. Adımları geceydi artık. Yaz sonu, güzden önceki güzden kalma eski soğuklar. İnsanlarla mesafenin zamanla bir bağını kurmuştu Lena. Onun gecesi gündüz, gündüzü gece oluyordu. Gün yüzü, benekli kara yıldızlara bakıyordu. Kibir dağlarının doruğuna çıkarken bir gün yoruldu. İnsanlara aynı hizada, aynı zamanda bakmaya çalıştı. İşte o an fark etti. Türk kadınları onu ezmiyordu. Onu yadırgamıyordu. Kadınlar aslında kendi hayatlarını yadırgamış, kendilerini eziyordu. İçinde bir başka ezik bir boyut keşfetti. Farkı yoktu. Türk kadınlarına kucak açınca kadınlar Seyhan’ı itiyordu. Hayır. Baktı Lena, tekrar kendine bakınca, Seyhan’ı itenin kendisi olduğunu, diğer kadınların Seyhan’ı iteceğini düşündüğünden Seyhan’ı ittiğini anladı. Değişik bir denklemi vardı hayatın. Lena Seyhan’ı yanına çekince de diğer kadınlar çekiliyordu kenara. Kilolu, sakallı, acı acı bağıran Seyhan, sokağın ağırlık merkezini değiştiriyordu. Yaz sonu dedikodu dalgası, Lena ve Seyhan’ın dostluğuyla eylül ayını bozguna uğratıyordu. Bu yaz sonu eylül ayı tersten esti. Yaşamın ağırlık merkezi değişiyordu.

Arada sırada Lena’nın erkek kardeşinin ona uğramasıyla her şey dengesini yitiriyordu. Çünkü kimsenin bir kardeşten haberi yoktu. Fısıltılı, tersten esen eylül yarısıydı.

“Kapatmasıymış diyorlar.” “Genç bu adam. Lena’nın parasını yiyordur.” “Pazarlıyormuş Lena’yı.”

Kendi kurdukları dünyaya inanmanın ters rüzgârları bir gün insanları galeyana getirdi. Herkes onun kapısına dayandı. Seyhan kapıyı tuttu. Kalın panjur açıldı. Lena elindeki kâğıtları çıkarıp hepsine gösterdi. Tımarhaneden izinle çıkarılmış bir erkek kardeş. Esnaf, işçi, Türk kadını, hepsi birden utandı. Günlerdir ters esen rüzgâr, lağımlardan kokular getiriyordu. Sokak çürümüş et gibi kokuyordu. Kalın panjur açılınca temizlik, sabun, tütsü kokusu duyuldu. Lena onlara yine gece gibi baktı. Kara benekli yıldızları izler gibi, yüzlerine uzak baktı. Gecesi yine gündüz oldu. Gece gibi yürüdü aralarından. Hiçbirinin yüzüne, hizasına bakmadı. Gece yürüyüşü asaletli durdu bu sefer.

Yazarın Dünyasından

Dünyayı Görmenin Kılavuzluğu

Havva AĞRAL, bu yazısında Tarkovski sinemasından modern bilimkurgu örneklerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, sinemanın ve sanatın insana, varoluşa ve dünyayı anlamlandırma biçimlerine dair sunduğu derinlikli okumaları ele almaktadır

Tortu Adam

Havva AĞRAL’ın kaleme aldığı bu etkileyici öykü; dış dünyada büyük başarılara imza atmış ünlü bir virtüözün, iç dünyasında biriktirdiği kin, öfke ve travmalarla örülü katı kabuğunun sarsıcı bir yüzleşmeyle kırılışını anlatıyor.

En Yeniler

Göç Etmeyenlerin Şarkısı

Ümit Ahmet DUMAN

Kutsal Aziz

Mehmet Ali GÜNER

Radyoyu Ben Öldüğümde Kapatabilirsin*

Fatma ALTUN