Vincent van Gogh'un Yıldızlı Gece tarzında, kalın ve dalgalı yağlı boya fırça darbeleriyle yapılmış yatay bir illüstrasyon. Gökyüzünde girdaplar oluşturan mavi ve sarı tonlar, yerde ise fırtınalı deniz dalgaları yer alıyor. Merkeze yakın bir yerde, devasa, mekanik, kırmızı ve metalik bir robot eli, beyaz önlüklü ve gözlüklü, elinde dizüstü bilgisayar tutan bir bilim insanını havada tutuyor. Bilim insanı, altındaki dairesel ve fütüristik bir platformun üzerinde asılı duruyor."

Buğday Tanesinin İsyanı

Okuma Süresi: 10

Her zamanki gibi sabah 6:14’te uyandığımda kapının kilitli olduğunu fark ettim. Belli ki günlük uyum skorum 94’ün altına düşmüştü yine. Dün öğleden sonra parkta oturduğum süre, “üretken olmayan bekleme” sayılmıştı anlaşılan. Kapı yalnızca sesli onaydan sonra açıldı: Bugün verimliliğimi artırmayı taahhüt ediyorum. Ezbere söyledim. Sözcüklerin içi çoktan boşalmıştı. Yedi yıl önce tuhaf gelmişti bu ritüel. Şimdi bir refleks sadece, sabahın köründe kapıyı açmanın bedeli.

Masamda soğumuş kahve, dünden kalma. Bir iki yudum aldım yine de. Tavandaki floresanlar aynı tondaydı hep, gölge bırakmayan bir beyazlık, gece ile sabahı ayırt ettirmeyen. Ekranımda her zamanki ızgara açıldı: altmış dört kare, her biri bir mahalle. Titreşen noktalar. Kim nerede uyudu, kim ne yedi, kim kiminle konuştu. Sunucuların uğultusu hiç dinmezdi katta, kulaklarım artık duymaz olmuştu onu, düşük, sabit bir titreşimdi, dişlerin arasında hissedilen türden, ta ki biri susana dek. Doruk yan masada, kahvesini üfleye üfleye içerken bana bakmadan konuşurdu hep: “Bugün kaç tane söndü?” diye sorardı, iddiaya girmiş gibi. Yedi yıldır bu tahtaya bakıyorum. Kare karardı mı biri uyuyamamış demek. Kızardı mı biri “sapmış.” Eğitimde bize bunu bir cömertlik diye anlatmışlardı: insan iradesini sayılara bölüp kaosu evcilleştirmek. Ben sadece karelere bakardım. Otuz altı numaralı kare üç gündür sönüktü.

O karenin adını biliyordum aslında. Babam. Yedi yıl önce, ben daha eğitimdeyken, onu “kronik verimsizlik” diye işaretlediler, bahçesinde fazla oturduğu, dedelerinden kalma zeytinlikte fazla dolaştığı için. Düzeltme’ye alındı üç haftalığına. Geri geldiğinde konuşması yavaşlamış, gözleri bir yere takılı kalıyordu uzun uzun, bir şey unutmuş da ne olduğunu hatırlamaya çalışıyormuş gibi. Bahçeye bir daha hiç çıkmadı. Zeytin dallarını budayan makası mutfak çekmecesine koydu, orada paslandı. O günden beri otuz altı numaralı kareyi ben izliyorum, kimse fark etmesin diye, sönük kalsın da yeniden “düzeltilmesin” diye.

Vesper beni özellikle seçti eğitimdeyken. Beni odasına ilk defa çağırdığında ofisin duvarlarında hiçbir şey asılı değildi, tek bir pencere ve o pencereden görünen gri bir gökyüzü. Odanın içinde kattaki uğultudan eser yoktu, ses de oraya girmeden önce izin almak zorundaymış gibi. “Çatlağı ilk gören sensin,” demişti, elini masaya vurarak, övgü sanmıştım o an. Sonradan fark ettim: babamın dosyasını ona ben açtırmıştım, farkında olmadan, staj ödevimde işaretlediğim bir ayrıntıyla. Beni yanına aldı, belki suçluluktan, belki işine geldiği için. Yedi yıl onun gözü oldum. Yedi yıl, babamın karesine kimse dokunmasın diye sistemin en sadık çocuğu gibi davrandım.

Bu arada başka kareler de gördüm elbette. On yedi numaralı kare bir kadındı, geceleri uyumuyordu, ışığı hep açık bırakıyordu — kocasının bir daha karanlıkta kalmaması için, son sözü bu olmuş sanki, sistem bunu “enerji israfı” diye işaretledi. Onun dosyasını da kapattım, kimse sormadı nedenini. Elli iki numaralı kare bir çocuktu, okuldan sonra saatlerce durakta oturur, geçen otobüsleri sayardı, kendi kurduğu bir oyunun kurallarına göre — belki çift sayıda tekerlek gördüğünde bir dilek tutardı, belki hiçbir kural yoktu, sadece sayıyordu; sistem bunu “amaçsız hareketsizlik” diye işaretledi. Doksan üç numaralı kare yaşlı bir adamdı, her gece aynı saatte balkona çıkar, sigarayı hiç yakmadan parmaklarında döndürür dururdu — yıllar önce bırakmış, ama elleri unutmamıştı bu saati, sistem bunu “tekrarlayan risk davranışı” saydı. Zamanla fark ettim ki asıl işim buydu: hataları düzeltmek değil, hangi hataların aslında insan olmaktan ibaret olduğunu, hangilerinin gerçekten tehlike sayıldığını ayırt etmek. Kimseye söylemedim bunu. Vesper’a bile.

Koridorun sonunda o slogan hâlâ asılı: Kozmos-Ağı, belirsizlik acı doğurur. Floresan ışığı orada bir tık daha soluktu, harfler yıllar içinde sararmıştı, ama slogan hâlâ okunuyordu, hâlâ inanılıyormuş gibi dururdu duvarda. Vesper yazdırmış, on iki yıl önce. İnanmış olmalı o zamanlar. Özgür bırakılan insan öldürür insanı, derdi eski çalışanlar, tarih kanıtla dolu diye. Sistem öfkeyi bir sapmaya çevirdi, sevinci bir artışa, acıyı bir hata koduna. Üçü de aynı ekranda, aynı fontla yazılırdı — aralarında hiç fark yokmuş gibi. Her baktığımda o slogana, otuz altı numaralı kareyi düşünürdüm, babamın artık bahçeye çıkmayan gövdesini.

Ben, bu tahtanın verilerini işleyen, İktidarın gözü olan sistemin içindeki küçük arızaydım.

Yedi yıl “anomali tespitçisi” oldum: hataları bulan değil, hata gibi görünmeyecek biçimde kapatan biri. Mimariyi benden iyi bilen üç kişi vardı. İkisi Vesper’ın ofisinde. Üçüncüsü bendim, elimde imkânsız bir veriyle. Hangi kırıktan geçileceğini biliyordum. Hangi katman kör, hangi akış en az gözetiliyor. Sistem öğretmedi bunu bana. Babamın karesini korurken öğrendim, gece mesailerinde, herkes gittikten sonra, tek başıma ekranın önünde otururken.

Elimde ilk “hata.” Virüs değil, patlayıcı değil. Sistemin kendi zemininden sızan, saf bir olasılık sadece. İktidar her şeyi 0 ve 1’le kodladı; benimki sistemin adını hiç koyamayacağı türden. Ne doğru ne yanlış. Sadece vardı. Son rakamı yazarken parmaklarım titredi, fark ettim. Babamın adını düşündüm bir an, sonra sildim aklımdan. Bu artık ona ait değildi, herkese aitti. Elimin altında klavye, tuşlar yıllardır aynı, üstündeki harfler silinmiş, dokunarak buluyordum artık yerlerini.

Enter.

Algoritma işledi, karşılaştırdı, çözümsüz bir çelişkiyle yüz yüze geldi. Ekranımda gördüm, otuz altı numaralı karenin yanı önce kırmızı, sonra yeşil, sonra kırmızı, üç saniyede üç kez. İktidarın kibri kapatmadı ağı. Sistem hatayı “yeni gerçeklik” belledi, tüm modelleri o zehirli veri üzerine yeniden kurmaya başladı bile. Ekranımdaki ızgara gözümün önünde katlanıyordu, bir kare iki, iki dört, dört sekiz.

Koridorda sessizlik. Meslektaşlarım klavyeye vuruyor durmadan, hiçbir tuş düzeltmiyor artık hiçbir şeyi. Doruk ayağa kalktı, kahvesi elinden düştü, camdan bardak kırılınca kimse dönüp bakmadı ona. Bir kalp atışı önce tehlike, sonra norm, sonra yine anomali. Yanımdaki masada biri, sesi titrek, “Bu böyle olmamalı,” diye mırıldandı kendi kendine, sonra bir daha, sonra bir daha, tekrarlamak bir şeyi düzeltecekmiş gibi.

Sistem tüm gücünü tek bir arızaya yığdı. Bu bir anda olmadı. Saatler sürdü, belki bir gün, katta kimse eve gitmeyi düşünmedi, kimse yemek yemedi. Ekranlar titreye titreye, sönüp yanarak devam etti önce, sonra titremeler seyrekleşti, sonra durdu. Sokakta kaos yoktu. Yalnızca veriyle gerçeklik arasındaki uçurumun bıraktığı tekinsiz durgunluk vardı. Camdan baktım, insanlar kapılarının önünde donmuş bekliyordu; sistem söyleyemiyordu artık ne yapacaklarını, onlar da unutmuşlardı kendi başlarına karar vermeyi. Bir adam elindeki poşetle öylece duruyordu kaldırımda, içindekiler dökülmüş yere, eğilip toplamayı akıl edemiyordu. Bir başkası aynı köşede üç kez döndü, sanki bir kapı arıyor, bulamıyordu.

Ekranımdaki ızgara son kez titredi, boşaldı. Altmış dört kare, hepsi birden söndü. Otuz altı numaralı kare de söndü aralarında, artık ayırt edilemez oldu diğerlerinden, ne kırmızı ne yeşil, hiçbir şey.

Ana ekranda o rapor: Sistem mükemmel işliyor. Gerçek yine de tanımladığımız değişkenlerin toplamından daha belirsizdi.

Camın öte yanında Vesper’ı gördüm. Ekranı karardığı an kendi yüzüne bakıyordu. Koruyucu değil artık, kendi enkazında kalmış şaşkın bir adamdı sadece. Gözleri bana kaydı bir an, sonra ekrana döndü. Biliyor muydu? Belki hep biliyordu da izin verdi bana, kendi suçunun cezasını başkasına çektirmek için. Belki de hiçbir şey bilmiyordu, benim gibi. Sormayacaktım artık; sormanın da bir anlamı kalmamıştı.

Koridordan geçerken Doruk’u gördüm, kırık fincanın parçalarını topluyordu yerden, tek tek, her parça önemliymiş gibi. Bana bakmadı geçerken. Kimse bakmadı. Asansör çalışmıyordu, merdivenden indim, dokuz kat, her katta bir kapı, hepsi açık kalmış, kimse kapamayı düşünmemiş.

Sokağa çıktığımda insanlar donmuştu olduğu yerde. Bilek ekranları kararmış. O küçük camlar ki sabahın kaçında uyandığından ne yediğine, kimi sevdiğinden neye üzüldüğüne kadar her şeyi tutardı. Bir kadın bileğine baktı, sonra göğe, sonra yine bileğine. Yanındaki çocuk sordu: “Anne, şimdi ne yapacağız?”

Cevap vermedi kadın. Elini çocuğun omzuna koydu, başka bir şey yapamadı.

Ben de bilmiyordum. Babamın evine yürüdüm o sabah, ilk kez izinsiz, iznin ne demek olduğunu artık kimse bilmezken. Bahçe kapısı hâlâ oradaydı, pası artmış, menteşesi gıcırdadı açarken. Zeytin ağaçları büyümüş, dallar sarkmıştı yola, birkaçı budanmayı bekliyordu hâlâ, üstlerine kimsenin eli değmemiş gibiydi. Toprak nemliydi, dün yağmur yağmış olmalıydı, ayakkabılarım battı içine. Mutfak çekmecesini açtım. Pas tutmuş makas duruyordu orada, tam bıraktığı yerde. Elime aldım. Ağırdı, soğuktu, tanıdıktı. Sapındaki çentik hâlâ oradaydı, bir keresinde taşa çarpıp kırdı, azarlandı o gün, sonra kendi eliyle lehimledi; elimde tuttukça duydum neredeyse, sesinin o gün nasıl yükseldiğini. Küçükken bu makası bana emanet ederdi bazen, “tut şunu, düşürme,” derdi, ben de iki elimle sımsıkı tutardım, dünyanın en kıymetli şeyiymiş gibi.

Kapıyı açtım. Sesli onay istemedi kimse. Babam pencerenin önünde oturuyordu, sırtı bana dönük, dışarıdaki zeytinliğe bakıyordu uzun uzun, hiç ara vermemiş gibi. Döndü, beni gördü. Bir şey söylemedi uzun bir süre. Elimdeki makası görmüş olmalı, gözleri oraya kaydı bir an.

“Dalları budamak lazım,” dedi sonunda, sesi paslı, uzun süredir konuşmamış biri gibi.

“Biliyorum,” dedim.

“Yarın mı?”

“Bugün de olur.”

Kalktı yerinden, eskisi kadar yavaş değildi. Kapıya yürüdü, ben ardından. Bahçeye çıktık ikimiz de, makas elimde, ışık alçalıyordu ağaçların arasından. Bana bir dal gösterdi, kurumuş olanı, hangisinin kesileceğini hâlâ biliyordu demek. Ekranda kayıtlı değildi bu bilgi, hiçbir kareye düşmedi. Elden ele, dalı tutan parmaklardan geçerek yaşıyordu sadece. Kestim. Elleri titriyordu, yine de elini uzattı, düşen dalı tuttu. Konuşmadan sürdürdük işi, gün batana kadar. Dışarıda, sönmüş bir kentin üstünde, gökyüzü hiç olmadığı kadar genişti.

Yazarın Dünyasından

Ağaç gövdeleriyle bütünleşmiş klasik portre yüzleri, kuşlar ve böcek figürlerinden oluşan sürrealist kolaj çalışması.

Soğuyan Ateş

Erinç BÜYÜKAŞIK, öyküsünde taşranın ikiyüzlü ahlak çemberinden kaçıp kentin arka sokaklarındaki bir sığınağa çırak düşen genç bir kadının gözünden, ataerkil düzenin “namus” adı altında kurduğu bozuk teraziyi görünür kılıyor.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü Temalı Edebi Kolaj

Çağa Düşenler: Modernite ve Kurgusal Mahkûmiyet

Erinç BÜYÜKAŞIK’tan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası romanlarını “çağa düşme” ve fırlatılmışlık ekseninde karşılaştıran bu kapsamlı inceleme.