Buğday Tanesinin İsyanı

Okuma Süresi: 7

Yazarla Tanış

"Kütüphane benzeri bir odada, duvarda 'Chat Noir' posteri önünde oturan, sakallı ve düşünceli bir adamı betimleyen kara kalem çizim."

Erinç BÜYÜKAŞIK

Edebiyat dünyasına “Kaybolan” ve “Göğe Düşen Kuş” eserleriyle gündeme gelen Erinç Büyükaşık, politik bellek, sosyal travma ve tarihsel uzlaşı temalarını merkeze alan bir yazardır. politik bellek, sosyal travma ve tarihsel uzlaşı temalarını merkeze alan bir yazardır. Edebiyat Kolektifi platformunun yürütücülüğünü sürdüren Büyükaşık; spekülatif kurgu ve distopik anlatılar aracılığıyla dijital çağda insan belleğinin korunması ve gözetim gibi konuları işler. Bugüne dek Varlık, Güney, Çığ Dergi, +eleştiri, microscope gibi dergilerde öykü ve eleştirileriyle yazı çalışmalarını gerçekleştirmektedir. Feminist edebiyat teorisine ve mitolojik motiflerin modern anlatıdaki yerine duyduğu ilgi, yazı pratiğinin temelini oluşturur. Eserlerinde edebi eleştiriyi, disiplinler arası bir perspektifle harmanlayarak, toplumsal hafızayı onarmaya odaklanan özgün bir edebi izlek sürdürmektedir.

Sabah 6:14. Göz kapaklarımın arkasında patlayan kırmızı uyarı, uykunun en derin katmanını bir bıçak gibi kesti. Hemen ardından evin çelik kapısından o bildik, ağır hidrolik kilit sesi yükseldi.

[Günlük Uyum Skoru: 93.8]

Gerekçe: Dün öğleden sonra Park-4’teki 14 dakikalık “üretken olmayan bekleme” ve ritmik olmayan nefes alış verişi.

Oda buz gibiydi. Sistem, skorum eşiğin altına düştüğü için ısıtıcı payımı %15 kesmişti. Yataktan kalkıp kapıya yürüdüm, avcumun içindeki teri biyometrik panele bastırdım. Gitmem gerekiyordu; merkezdeki masama geciktiğim her saniye, skorumdan bir parça daha koparacaktı. Kapı ancak o ruhsuz, sentetik onay cümlesini duyunca açılırdı.

“Bugün verimliliğimi artırmayı taahhüt ediyorum.”

Sözcükleri ezbere, ölü bir nefes gibi bıraktım boşluğa. İçi çoktan boşalmış, sadece mekanik bir sürgüyü geri çekmeye yarayan boş laflar… Yedi yıl önce bu ritüel boğazıma bir kılçık gibi batardı. Şimdiyse sadece bir refleksti; sabahın köründe sokağa çıkabilmenin bedeli.

Kozmos-Ağı’nın kalbine giden tüp geçitlere bindiğimde, galaksinin nabzını tutan devasa işlemcilerin uğultusu kemiklerime kadar işledi. Bu uğultu, saniyenin milyarda birinde trilyonlarca kararı onaylayan o kusursuz matematiğin sesiydi. Kimin nerede uyuduğu, şu an yanımda duran adamın sabah ne yediği, az önce yan gözle bana bakan kadının dün gece kiminle konuştuğu… Hepsi birer veri akışıydı; sınıflandırılıyor, puanlanıyor ve hizaya sokuluyordu.

İktidarın mimarları, evrenin o vahşi karmaşasını “niceliğin gücü” dedikleri bir yöntemle evcilleştirdiklerini sanıyorlardı. Onlar için bu toplum, üzerine her bir vatandaşı birer buğday tanesi gibi dizdikleri, hiç bitmeyen bir satranç tahtasıydı. Tahtanın 64 karesinde ilerleyen her hamle, bir önceki kararın katlanarak büyümesiyle oluşuyordu ve hiçbir taş bu algoritmanın dışına çıkamazdı.

Merkezin koridorlarındaki dev ekranlarda aynı slogan parıldıyordu: “Kozmos-Ağı: Çünkü belirsizlik acı doğurur.” Baş Mimar Vesper bu cümleyi on iki yıl önce kendi elleriyle yazmıştı. O zamanlar buna gerçekten inanıyordu. İnsanlar özgür bırakıldığında birbirini öldürüyordu; tarih bunun kanlı kanıtlarıyla doluydu. Sistem bu vahşeti matematiğe tahvil etmişti; öfkeyi bir sapma katsayısına, sevinci bir verimlilik artışına, acıyı ise yeniden programlanmayı gerektiren bir hata koduna… Vahşi bir iyilikti bu, ama nihayetinde iyilikti. En azından Vesper, aynaya bakabilmek için buna inanmak zorundaydı.

Bense yedi yıldır o tahtanın en karanlık odasında, “anomali tespitçisi” olarak oturuyordum.

Ben hataları bulan biri değildim; sistemin o muazzam mükemmellik illüzyonu bozulmasın diye, çatlakları hata gibi görünmeyecek biçimde sıvayan, sisteme yediren o gizli eldim. Kozmos-Ağı’nın mimarisini benden daha iyi bilen üç kişi vardı dünyada. İkisi, yukarıda, Vesper’ın cam bölmeli ofisindeydi. Üçüncüsü ise tam şu an, elinde sisteme sokacağı o küçük, imkânsız veriyle terminalin başında bekleyen bendim.

Sistemin hangi deliklerinden geçileceğini, hangi katmanın nerede körleştiğini, hangi veri akışının en az denetlendiğini sistemi korurken öğrenmiştim. Elimdeki şey bir virüs ya da patlayıcı değildi. İktidar her şeyi 0 ve 1’lerden oluşan katı bir kesinlikle kodlamıştı; benim ağa bırakacağım veri ise sistemin hiçbir zaman adını koyamayacağı, evrenin o eski, unutulmuş belirsizliğini taşıyan saf bir olasılıktı. Ne doğruydu ne yanlış, ne geçerliydi ne geçersiz. Sadece vardı. Ve bir sistem, var olan her şeyi sınıflandırmak zorundaydı; aksi takdirde kendi varlık nedenine ihanet ederdi. Her şeyi “büyük sayılarla” yönetebileceğine dair o sarsılmaz inanç, İktidarın en karanlık kör noktasıydı.

Parmağımı onay tuşuna bastım ve veriyi serbest bıraktım.

Sistemin hata düzelme mekanizması anında homurdandı. Algoritma bu mantıksız veriyi işledi, diğer tüm verilerle karşılaştırdı ve kendi içinde çözümsüz bir çelişkiyle yüz yüze geldi. Fakat İktidarın o bilimsel kibri, bu sapmayı bir tehdit sayıp ağı kapatmalarına izin vermedi; onun yerine sistem, hatayı “yeni bir gerçeklik” olarak benimseyip tüm tahmin modellerini bu zehirli veri üzerine yeniden kurmaya başladı. Satranç tahtasında geri dönüşü olmayan o büyüme, her şeyi içine çeken o zincirleme tepkime başlamıştı. Bir kare ikiye, ikisi dörde, dördü sekize katlanıyordu ve her katlamada sistemin “gerçeklik” dediği şey biraz daha kendi hayaliyle yer değiştiriyordu.

Kozmos-Ağı’nın ekranlarında garip, tutarsız veriler akmaya başladığında merkezdeki o steril havaya derin bir sessizlik çöktü. Gözetim ağı vatandaşların biyometrik verilerini işlerken bir yandan da kendi ürettiği hayali sanrılarla boğuşuyordu. Yan masamdaki izleme ekranında bir vatandaşın kalp atışı belirdi: Üç saniye içinde önce tehlike, sonra norm, sonra yeniden anomali olarak sınıflandırıldı. Sistem üç saniyede üç kez kendi kendini yalanlamıştı. Vatandaşların iradesini ham bir hammadde gibi işleme tutkusu, İktidarın kendi ağını kendi eliyle boğmasına yol açıyordu.

Sistem bu anomaliyi düzeltmek için tüm gücünü o tek arızaya yığdı. İktidarın evreni, kendi örüp durduğu yalanların ağırlığı altında ezilmeye başlamıştı. Başımı kaldırıp yukarıdaki cam bölmeye baktım. Vesper ekranın yansımasında kendi yüzünü görüyordu. Artık bir “ekosistem koruyucusu” değil, kendi kurduğu düzenin enkazında kalmış, şaşkın bir adamdı. Evrenin bir denklem olduğuna inanmıştı ama denklem ilk kez bir bilinmeyene, benim o mantıksız irademe çarpmıştı. Bu onun için yalnızca bir güç kaybı değil, ömrünce savunduğu doğruların bir insan arzusu tarafından yıkılmasıydı.

Sokaklarda kaos yoktu; yalnızca İktidarın artık öngöremediği, veri ile gerçeklik arasındaki uçurumun doğurduğu tekinsiz bir durgunluk vardı. Sistem tamamen kilitlendiğinde ve gözetim ağları birer birer söndüğünde, ana merkezdeki ekranlarda o son otomatik rapor belirdi:

“Sistem mükemmel işliyor. Ancak gerçek, tanımladığımız tüm değişkenlerin toplamından daha belirsiz. Satranç tahtası boş, çünkü artık hiçbir hamle bir sonrakini doğurmuyor.”

Makinenin o devasa gürültüsü kesilince, merkezin koridorlarında o güne kadar hiç duymadığım saf bir sessizlik peydah oldu. İktidarın sayılarla hapsettiği dünya şimdi kendi köklü belirsizliğine, yani özgürlüğüne geri dönüyordu.

Terminalin başından kalkıp koridorları geçtim ve sokağa, insanların arasına adım attım. Herkes olduğu yerde donup kalmıştı. Bileklerindeki ekranlar kararmıştı; sabahın kaçında uyandıklarından ne yediklerine, kimi sevdiklerinden neye üzüleceklerine kadar her şeyi dikte eden o küçük camlar artık ölüydü. Yanımda duran bir kadın önce bileğine baktı, sonra gökyüzüne, sonra yeniden bileğine. Yanındaki küçük çocuk sessizliği bozdu:

“Anne, şimdi ne yapacağız?”

Kadın cevap vermedi. Belki de hayatında ilk kez bir sorunun cevabını bilmiyordu. Ve bu bilmemek; bu açık, savunmasız bilmemek, sistemin hiçbir zaman içine sığdıramadığı şeyin ta kendisiydi.

Kozmos-Ağı’nın sönen ışıklarının yerini yukarda, gökyüzünde yıldızların titrek, tahmin edilemez ışığı aldı. Artık veriler yoktu. Yalnızca yaşanacak bir hayat ve hiçbir algoritmanın ölçemeyeceği o korkutucu özgürlük vardı. İktidarın mat olduğu bu oyunda kazanan ne bir taraf ne bir ordu ne de başka bir güçtü; kazanan, sayıların hiçbir zaman tam olarak kavrayamadığı o kadim belirsizlikti.

Kozmos, verilerin değil, yaşanmış anların toplamıydı; ve ben bu gerçeği sistemin kalbine geri dönmeyecek bir arıza olarak işlemiştim.

Yazarın Dünyasından

Politik Hiciv ve “Ölü Deniz” İzdüşümleri

Erinç BÜYÜKAŞIK, bu yazısında Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” (2026) adlı stand-up gösterisini inceleyerek, Türkiye’deki politik mizahın geleneksel hiciv çizgisinden sıyrılıp siyasetin bireyin gündelik hayatına, psikolojisine ve bedenine sızan etkisini ele aldığını belirtmektedir.

1950-1980 Türkiyesi’nde Bir “Sivil Hafıza” Arayışı

Erinç BÜYÜKAŞIK, bu makalesinde, Türkiye modernleşmesinin en sancılı kesiti olan 1950-1980 dönemini, devletin monolitik ve doğrusal ilerleme söyleminin ötesine geçerek sivil bir perspektifle masaya yatırıyor.

En Yeniler

Göç Etmeyenlerin Şarkısı

Ümit Ahmet DUMAN

Kutsal Aziz

Mehmet Ali GÜNER

Radyoyu Ben Öldüğümde Kapatabilirsin*

Fatma ALTUN