Siyah-beyaz illüstrasyon tarzında, yüzünde ve vücudunda etnik desenler, semboller, gözlük ve anlamsız detaylar bulunan insan büstü; etrafında kuru kafa, kalpler, kelebek ve göz motifleri yer alıyor.

“00.01” 

Okuma Süresi: 5

Gece yarısını çoktan geçtik. Bunun yerine sadece “00.01” yazıp geçebilirdim ama aynı etkiyi yaratmazdı. Sokak lambasının hastalıklı, sarımtırak ışığı ıslak asfaltta can çekişerek titriyor. Rutubet kokusu, çürümüş çöp konteynerlerinin genzi yakan aroması karşısında adeta gücenmiş durumda. Metropolün arka sokaklarında yürüyorum. Sigaramın ateşi karanlığı deli ediyor. Ciğerlerime dolan zehir, ruhumda kabaran varoluşsal sancıları uyuşturmayı başaramıyor. Köşeyi dönüyorum. Ayakkabımın altındaki ezik teneke kutunun çıkardığı ses, şehrin sağır edici uğultusuna karışıyor. Hayat dediğimiz şu sefil tiyatro, varoşların karanlığında en acımasız perdelerini açıyor.

Cam, termodinamik açıdan katı bir form sergilemesine rağmen moleküler düzeyde düzensiz bir amorf sıvıdır. Atomları kristal bir yapı oluşturmaz. Dışarıdan bakıldığında sert, kırılgan, değişmez görünür. Gerçekte son derece yavaş hareket eden, donmuş bir akışkandır. Şeffaflığı, içindeki düzensizliğin ışığı hapsetmemesinden kaynaklanır.

Köşedeki salaş kahvehanenin puslu camından içeriye bakıyorum. Çay içmeyi beceremeyen dayıların höpürtüsü sessizliği sinir ediyor. İçerideki titrek floresan ışığının altında ufak bir çocuk dikiliyor. Çocuğun siyah gözleri duvardaki çatlak aynaya sabitlenmiş. Bedenini sağa sola büküyor, ellerini havaya kaldırıyor, kafasını garip açılarla eğiyor. Gördüğü yansımanın kendisine ait olup olmadığını anlamaya çabalıyor. Kendisini tutan kasketli adamın yüzüne bakıyor; adamın yüzündeki tasdikleyici ifadeden, aynadaki bedenin gerçekliğini teyit ediyor. Lacan yaşasaydı, bu leş gibi rutubet kokan kahvehanede Ayna Evresi‘ni kanlı canlı izlerken muhtemelen zevkten dört köşe olurdu. Bir varlığın, sahte yansımasını kendi gerçeği sanarak egoya ilk adımını atışını büyülenmişçesine izliyorum. Bebek, parçalanmış beden imgesinden sıyrılıp bütünlüklü bir illüzyona sarılıyor. Kendi yalanına aşık oluyor. Evet; insanın ilk aşkı, en başından beri bir yalandan ibaret.

16. yüzyılda Venedikli cam ustaları cıva kullanarak modern aynanın atalarını ürettiler. Cıva buharına uzun süre maruz kalan işçilerde nörolojik hasarlar, şiddetli titremeler, ölümcül paranoyalar gelişti. Aynayı yaratanlar, aynanın içindeki kusursuz sırra bakarken kendi zihinlerinin yavaşça çürümesini izlediler. Yansımayı satarak deliliği satın aldılar. Kusursuz görüntü, zehirli bir buharın eseridir.

Çocuğun ayna karşısındaki ontolojik şoku beni mahalledeki başka bir fenomene sürüklüyor. Köşe başında dikilen façalı kabadayıyı süzüyorum. Ceketini omuzlarına atmış, elindeki tespihi şakırdatıyor. Ağzından dökülen kelimeler tamamen uydurmaca. Güya dün gece pavyonda yedi kişiyi tekme tokat dövmüş. Mitomani hastalığının sokak jargonuyla bulanmış hali tam karşımda duruyor. Gerçekliği ustalıkla büküyor. Zihni devasa bir ayna işlevi görüyor. Yansıttığı imge, hakikatten fersah fersah uzak. Tamamen sahte, şişirilmiş bir ego portresi yaratıyor.

Patolojik yalanlar silsilesi, bu varoş sokakların yegâne hayatta kalma mekanizmasıdır. İnsanlar ezikliklerini devasa yalanlarla süslüyor. Toplumun en dibindeki birey, kendi yarattığı fantastik yansımaya aşık bir Narkissos misali çamurlu sokaklarda fiyaka satıyor. Arabesk bir illüzyonun içinde hapsolmuş durumdalar. Freud bu sokağa girse, muhtemelen ilk çorbacıda hesabı ödeyip arkasına bakmadan kaçardı. Sokak, psikanalizin süslü kavramlarını lime lime edip kanalizasyona fırlatıyor.

Derin deniz fener balığı, zifiri karanlıkta avlanmak için kafasının üzerindeki uzantıda biyolüminesans ışık üretir. Bu ışık, zifiri karanlıkta güvenli bir sığınak arayan küçük balıklar için büyüleyici bir seraptır. Işığa yaklaşan kurban, fener balığının devasa çenesiyle saniyeler içinde tanışır. Yalan bir ışık, karanlığın en acımasız tuzağıdır.

Sokak köpeği bacağıma sürtünüyor. Tüyleri uyuzdan dökülmüş. Gözlerindeki boş bakıştan gerçek bir köpek olduğu hemen anlaşılıyor. Camus’nün Meursault karakteri bu köpeğin yanında fazla neşeli kalır. Kendi içimdeki ayna kırıklarına basarak yürüyorum. Ruhum kanıyor. Hepimiz kusursuz birer mitomanız. Hepimiz her sabah evden çıkarken yüzümüze sahte yansımalar takıyoruz. Ayna gerçekliği yansıtmayı reddediyor; sadece görmek istediğimiz illüzyonu yüzümüze çarpıyor. Kendi yalanlarımıza inandığımız ölçüde bu beton ormanda nefes alabiliyoruz. Pseudologia fantastica evrensel bir toplumsal sözleşmedir. Bakkalından mafyasına, akademisyeninden siyasetçisine kadar herkes devasa bir yalanı paylaşıyor. Aynalar sadece fiziksel görüntüleri tersyüz etmiyor; ruhumuzu, acılarımızı, kenar mahallenin çaresizliğini asimetrik bir şova dönüştürüyor. Uydurulmuş benliklerimizle tarifsiz bir gurur duyuyoruz. Hakikat, bu kaldırımlarda can vereli asırlar oldu. Kimse gerçeği umursamıyor.

Ampute edilmiş bir uzvun hala yerinde durduğunu, acıdığını, kaşındığını hissetme durumudur. Beyin, artık var olmayan bir parçanın eksikliğini kabullenmeyi tümüyle reddeder. Yokluktan sanal bir gerçeklik yaratır. Olmayan bir el acı çeker. Yokluk, fiziksel bir ıstıraba dönüşür. Olmayan şeyin acısı bütünüyle gerçektir.

Adımlarım hızlanıyor. Rüzgâr yüzümü jilet gibi kesiyor. Kafamın içindeki sesler arabesk bir koronun senfonik çığlıklarına dönüşüyor. Müslüm Gürses’in acılı feryatları… Yalan söylüyoruz. Kanıyoruz. Yansımalarımıza delicesine tapıyoruz. Çocuğun aynadaki yabancı bedene müdahalesi aklımdan çıkmıyor. Bedenimi hissetmeye çalışıyorum. Parmaklarıma bakıyorum; üşümüş, sararmış, nikotin lekeli parmaklarım bana bütünüyle yabancılaşıyor. Aynadaki yalanı sevmeye başlıyoruz. Yalan ne kadar büyükse, inananların sayısı da aynı oranda artıyor. Gecenin karanlığı bu kirli yalanları örtmeye yetersiz kalıyor. Aksine, neon ışıklarının altında—pavyon ışıkları hariç—bütün sahteliğimiz parlıyor. Şehrin is kokusu sigaramı utandırıyor.

Gerçeklik baştan aşağı kurgudan ibarettir. Kendi benliğimiz, başkalarının gözlerindeki yansımalarımızdan ibaret bir halüsinasyondur. Ego, yokluğun etrafına örülmüş bir yalan kozasıdır.

Gençlik Parkı’nda tuvalete gidiyorum. Duvarlarda yine bir ton fahişe ve parlak pasif numarası göreceğim kesin. Üstelik, bir yazara kıyasla kullandıkları kalemler çok daha kaliteli.

Yazarın Dünyasından

Siyah-beyaz tonlardaki bu yatay sürrealist kolajda; spiral desenli bir arka plan üzerinde parçalanmış insan yüzleri, eller, gözler, kalpler ve çeşitli nesneler yer almaktadır

Mezatçı Tezgahındaki Ruh

Furkan Kılıç’ın öyküsü, Ankara İtfaiye Meydanı’ndaki bir eskici tezgahında bulduğu 2025 yılına ait eski bir eczacıya (M.K.A.) ait siyah ajandayı satın alan bir anlatıcının izinde ilerliyor.
Dalgalı anlamsız metin satırlarının arasında kaybolmuş, tek elini yardım istercesine yukarı kaldırmış endişeli küçük bir karakter illüstrasyonu.

Klimalı ve Havalandırmalıdır

Furkan KILIÇ, bu anlatısında edebiyatın yaratıcı yazarlık atölyeleri ve piyasa dinamikleri eliyle ehlileştirilip steril bir tüketim nesnesine dönüştürülmesini irdeliyor.