Kabuk değiştirme zamanımızın geldiğini kulağımıza fısıldayan o iç sesi, duyar duymaz geriye, en diplere itiveririz.
Vakti, en acımasız hâliyle gözümüze sokan o an çatıp geldiğinde; iç ses bir bahane olur ve kabuk çatırdar: İçten dışa ya da dıştan içe… Yaralanırız rakamların ve vakitlerin ardına sığındığı zaman dilimlerinde. Bazen “üç vakte kadarlar” uzanır gider, kimi zaman ise her şey belli belirsiz bırakılır.
Büyümek dediğimiz şey budur belki de. Ayna olmak mühimdir. Kendi sırrımızı çözemediğimiz an; en yakınımız ya da hiç tanımadığımız biri, aynada kendimize bakıyormuşuz hissiyatı verir bizlere. “Vesile olmak” dediğimiz de budur işte. Yine bir turuncu samimiyeti, en halis hâliyle çalındı göz bebeklerimin önüne.
Bazı hâller ve bazı duruşlar vardır ki, fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu gibidir; üşüşür burnunuzun deliklerine. Dil suskunlaşır o vakitlerde. Haykırış boğaza takılır, gözler buğulanır. Ömrümüze bir hediye paketi misali sunulan o insanları hiç kaybetmek istemeyiz.
O kırmızı kurdeleyi açtım ve içinden çıkan yansımama kollarımı aça aça sarıldım. Yol uzun mudur, yolculuk hangi zaman dilimindedir bilemem. Bilmek de istemem. Mühim olan hislerdir; ruhunuza çalınan renklerdir. Turuncuya sardım bugünlerde.
Adım, iki vakte kadar çıkabilir deliye…