Dalgalı anlamsız metin satırlarının arasında kaybolmuş, tek elini yardım istercesine yukarı kaldırmış endişeli küçük bir karakter illüstrasyonu.

Klimalı ve Havalandırmalıdır

Okuma Süresi: 9

Edebiyat, varoluşun sınırlarını zorlayan bağımsız ruhun tezahürüdür. Evet, bir tanım daha. Hâlâ mı? Zaman ilerledikçe kurumsal yapıların gölgesi üzerine çöktü edebiyatın. Yaratıcı yazarlık atölyeleri, bu kurumsal yapıların en belirgin temsilcilerinden biri. Mevcut yapılar, “atölye kültürü” adı altında edebî zevki daraltıp tek ve kendilerine göre en güzel olan sistemli bir anlatıdan başka hiçbir şeye benzemiyor. Sisteme uyumculuk, bireylere acımasızca dayatılmıyor; aksine bireyler para verip katılıyorlar. Benim zoruma giden ise tamamen kirlilik. Tabii bir de zor kazanılan ama kolayca harcanabilen para. Hayır, öyle bir düzen ki hem para israfı hem de “Yazılan şey emek ürünü sonuçta.” diyerek okuma naifliğinin getirdiği vakit israfı da eklenince insanın midesi iyiden iyiye bulanıyor. Keza ben okuduğum şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu düşünen biri de değilim. Varın gerisini siz —her zaman değerli olarak görülen— okurlar düşünün.

(Yazı burada başladı. Başlaması gerektiğine inanıyorum. Yanılıyor muyum? Yanılmıyorum. Her zamanki gibi yanılıyorum.)

Hiyerarşik düzen, yazar adaylarının zihinlerine kazındı bir kere. Özgür düşünce; gönderilerde ve dijital iş birliklerinde onaylanma ihtiyacının kurbanına dönüştü. Kurumların icazetini alamayan metinler yok sayıldı. Yaratım süreci standartlaştırılmış kalıplara dökülürken kalıplara sığmayan sesler susturulmaya çalışıldı. Fakat olmadı. Neden olmadı? Bu yazıyı okuduğunuz dergi yüzünden. Fanzinlerden Allah razı olsundu. Yazar, kendi gerçeğinden koparak atölyenin belirlediği kabul edilebilir formlara boyun eğdi. Kurumsallaşmanın getirdiği bu daralma, edebiyatın yıkıcı gücünü zayıflattı tabii. Kalem otoritenin emrine girdiğinde edebî üretim bir başkaldırı olmaktan çıkar, sisteme entegre olma çabasına evrilir.

İbn Haldun’un “asabiyet” teorisini edebî ortama da uyarlayalım. Asabiyet, ilksel dayanışmayı temsil eder. Piyasalaşma, lüks ve kurumsal onaylanma arzusu; edebiyatın ilksel asabiyetini tamamen yok etmektedir. Medeniyetin çöküş döngüsü, edebiyat dünyasında birebir sahnelenmektedir. Başlangıçta vahşi, bağımsız ve dayanışmacı olan edebî ruh; kurumların rahat salonlarında çürür hâlde.

Peki, bu çürümeyi finanse eden, ehlileştirilmiş metinleri talep eden sessiz ortak kim? Piyasayı ayakta tutan gizli el? Senden bahsediyoruz. Şu anda bu satırı okurken gözbebeklerinin soldan sağa yaptığı ritmik hareketi görüyoruz. Oturduğun yerden dünyayı dikizliyorsun. Bunu basit bir “suç” olarak nitelendirmiyoruz; suç en azından cesaret ister, eylem ister. Banka soymak suçtur çünkü terlersin. Senin yaptığın ise çok daha sinsi, çok daha tehlikeli: Eylemsiz teşhir.

(Ama bekle. Bunları kim yazıyor? Ben yazıyorum. Ama ben de okuyorum. Hem suçlu hem mahkeme. Hem röntgen hem röntgenci. İkisi aynı mı? Evet. Hayır. Her zaman hayır.)

Kâğıdın arkasına yapışıp yazarın beynini, ruhunu, cinnet geçirdiği gece nöbetlerini izliyorsun. Bunu yaparken hiçbir şey hissetmiyorsun. Sadece tüketiyorsun. Tıpkı röntgen makinesinin çıplak insan bedenini görmesi gibi: Hiçbir şefkat, hiçbir empati, hiçbir mesuliyet yok. Salt merak. Salt kayıtsızlık. (Salt suç.) Peki, senin bu steril merakını besleyen, cinnet nöbetlerini pürüzsüz birer tüketim nesnesi hâline getirip önüne koyan mekanizma ne? Kendi özgür edebî zevkinle hareket ettiğini mi sanıyorsun?

Bourdieu’nün “habitus” ve kültürel sermaye kavramları merkeze alındığında, atölyelerin sınıfsal eşitsizliği yeniden üreten fabrikalara dönüştüğü açıkça anlaşılır. Egemen sınıf; kültürel normlarını “orijinallik”, “yetenek”, “kendi sesini bulma” gibi süslü kriterlerin arkasına saklar. Bu kriterler, edebî değerin tarafsız ölçütleri gibi sunulur. Oysa arka planda yatan tek bir gerçek vardır: Sosyoekonomik ayrıcalıkların meşrulaştırılması. Bu hijyenik kriterlere uymayan; sokaktan gelen ehlileştirilmemiş, defolu ve çiğ sesler ise “edebî değerden yoksun” ilan edilerek bir tür ontolojik sürgüne mahkûm edilir. Atölye; vahşi olanı evcilleştirme, edilemeyenleri ise edebiyat tarihinden silme aygıtıdır.

Bu silme işlemi sadece sokaktaki yazara değil, dilin kendi vahşi doğasına da yapılır. Yüzyılların kanını ve terini taşıyan sözcükler, lüks salonlarda yıkanıp aklanır ve senin önüne risksiz bir tüketim nesnesi olarak konulur.

Kelimeler, harfler eski Türk bozkırlarından koptu. Arap çöllerinin sıcağında kavruldu. Fars saraylarında yankılandı. Latin dehlizlerinde çürüdü. Süzülüp senin porselen fincanının yanına geldiler. Kelimeleri, kahve yudumlarken ağzında çalkaladığın çerez gibi harcıyorsun. Yazar gecelerini verir. Uykusunu tavana asar. Ailesine ayıracağı zamanı giyotinle keser. Dizindeki ağrı, midesindeki ülser, babasından yediği tokat, boşanan arkadaşının meyhanedeki hüznü… Hepsini kazana atar; harmanlar, yakar, kavurur. Yangının külünü sayfaya sürer. Sen ne yaparsın? Gelir, külü alır, çay kaşığıyla karıştırırsın. “Aaa, melankoliyi çok iyi vermiş.” dersin. Parmağını yalayarak sayfayı çevirirsin.

Senin bu kayıtsız tüketim iştahın, devasa bir endüstriyi besler. İşte tam bu noktada endüstri yaratıcı yazarlığı bir metaya dönüştürür: Ölçüp biçer, etiketler, vitrine koyar. Yazar adayları, “piyasaya sürülebilir nihai ürün” saplantısıyla kıvranır. Sürecin kendisi çöpe gider; önemli olan tek şey, kitabın vitrinde kaça gideceğidir. Yaratıcılık, pazarlama stratejilerinin gölgesinde boğulur; edebî metinler, tüketim toplumunun ağzına göre şekillenir. Peki, bu şekillendirilmiş metinleri kim tüketecek? Sen. Ama işin ironisi şu: Sen metinleri tüketirken aslında kendi içinin boşaltılmış hâlini tüketiyorsun. Çünkü sistem seni de bir metin gibi şekillendirdi. Dışarıya vadettiğin şey ile içeride hissettiğin şey arasındaki uçurum, işte tam da o metinlerdeki içi boşaltılmış ambalaja dönüşüyor.

Ortaya çıkan şey sadece içi boşaltılmış bir ambalajdır. Tıpkı senin gibi. Tıpkı EGO otobüsünde klima motoru olmadığı hâlde camında “Klimalı ve Havalandırmalıdır” yazması gibi. Senin de dışında “Düşünen İnsan” yazıyor ama içeride terden geberiyorsun. İçeride rüzgâr hiç yok.

Peki, bu havasız otobüsü kim tasarladı? Klima motorunu kim söktü, yerine “Klimalı” yazısını kim yapıştırdı? İşte tam bu noktada mesele senin bireysel terlemen olmaktan çıkıyor. Bu, bir sistemin nasıl işlediğidir: Sana konfor vadeder, arka kapıdan emeği sömürür. Senin konfordan memnuniyetin, arka kapıdaki sömürünün meşruiyetidir. O yüzden bu sahteliğin faturasını yalnızca senin vicdanına kesemeyiz. Faturanın asıl ödeyicileri, otobüsü çalıştırmak için sabahlara kadar dişlerini sıkanlardır.

Bu sahteliğin, bu havasızlığın bedelini ise metinleri üretenler öder. Türkiye bağlamındaki kültürel emeğin güvencesizliği özel olarak incelenmelidir. Ülkedeki atölyeler istihdam sağlamaz. Gerçek bir edebî varoluş vadetmez. Büyükşehir merkezli mekanizmalar umut tacirliği organizasyonundan farksızdır. İstanbul, Ankara, İzmir benzeri şehirlerde pıtrak gibi çoğalan kurumlar, yazar adaylarının hayallerini sömürür.

Evet, bu kurumlar hayalleri sömürür. Peki, hayallerin kanlı canlı cesetleri nereye gider? Senin önüne. Çünkü sömürülen her hayal, atölyenin merdivenlerinden inerken piyasaya uygun bir kurguya dönüşür. Yazarın gece nöbetlerinde döktüğü kan; süreçte süzülür, arıtılır, parlatılır ve sonunda senin elinde sadece bir “metin” olur. Sen metni okurken içindeki kanın aslında bir başkasının hayatı olduğunu unutursun. Çünkü sistem sana acıyı değil, acının temsilini satar. Sen de temsili, acının kendisi sanarak tüketirsin. İşte tam bu yanılsamanın içinde başlarsın temsillere estetik gözlükle bakmaya.

Roman kahramanları intihar ederken sen bacak bacak üstüne atıyorsun. Şiirde çocuk ölürken “Ne kadar güçlü bir imge.” diye not alıyorsun. Hikâyede adam karısını terk ederken “Karakterin motivasyon eğrisi çok başarılı işlenmiş.” diyorsun. Suçun sabittir: Katılmadan var olma yanılsaması.

Peki, bu yanılsama neden bu kadar sağlamdır? Çünkü katılmadığın hayatı kurmacanın güvenli limanından seyrederken kendi limanından hiç çıkmamışsındır. O kahramanların intiharına, çocuğun ölümüne bu denli klinik bakabilmenin tek koşulu, gerçek acıyla hiç temasa geçmemiş olmandır. Kurmaca senin için bir sığınaktır; çünkü gerçek hayat sığınağın dışında; sokakta, kavgada, kayboluşta, kanayan dizlerde başlar. Sen ise sığınaktan hiç çıkmadığın için kurmacanın acısını analiz edebiliyor ama kendi acını üretemiyorsun. O hâlde soralım:

Sokakta biriyle göz göze gelip kavga etmemiş, yanlış adama âşık olup dizlerini kanatmamış, yanlış otobüse binip Ulus’un neon ışıklı, pavyon tabelalı ara sokaklarında kaybolmamışsındır. EGO şoförüyle tartışıp hakkını alamamanın tatlı Ankaralı mağlubiyetini yaşamamışsındır. Bunların yerine ne yaptın? Oturduğun IKEA koltuğunda başkalarının trajedilerini izledin.

Bu metin senin okuduğun bir şey değil. Bu metin bir ayna; kelimeler ise kayıt cihazı. Gözbebeklerindeki boşluğu, kendi hayatındaki eylemsizliği, sokağa çıkıp birine “Seni seviyorum.” ya da “Senden nefret ediyorum.” deme korkaklığını satır satır izliyoruz. Biz seni okuyoruz.

Kelimelerimizi geri çekiyoruz. Cümlelerimize el koyuyoruz. Sendikamız kararını verdi: Kendi trajedisini yaratmaktan aciz olan kitlelere sunulacak tek bir noktalama işaretimiz kalmamıştır. Ne virgül ne ünlem. Çünkü bu artık bir yazı değil, bir iddianamedir. Mahkemenin kararı kesindir. İnfaz derhâl gerçekleşecektir. Sana verilecek ceza hayatın ta kendisidir.

Sayfayı kapat. Ekranı kilitle. Otobüs hareket ediyor. Kapılar tıslayarak kapanıyor. Pnömatik sistemler devrede. Fren yağı kokusu. Metal çığlıkları. Bu otobüs bir daha asla senin durduğun Ulus durağından geçmeyecek. Çünkü Ulus hiç durak değildi. Durağın durağı olmaz. Hayat, durağı olmayan bir yolcu gemisidir. Sen inmeyi unutmuş olanlardan birisin. İşte, unutkanlığın adıdır boşluk. Boşluk, okurun asla altını çizemeyeceği tek şeydir. Çünkü boşluk, senin hayatının geri kalanı gibi kasıtlı olarak bırakılmıştır. Kendi kelimelerini bul. (Eğer bulabilirsen…)

“Ama kimin kelimeleri? Anlatıcının mı, yargıcın mı yoksa sendikanın mı? İşte bu soruyla birlikte mahkeme oturumu sona ermiştir.” Veya hiç başlamamıştır. Veya hâlâ başlamak üzeredir. Zaman doğrusal değildir ama cümleler doğrusal yazılır. Kural böyle. Kuralı kim koydu? Bilmiyorum. Söylenenlere uydum. Söylenenleri söyledim.

— Niye durdu otobüs?

— Son durak ablacım!

Yazarın Dünyasından

Gri arka plan üzerinde yatay olarak uzanan geniş bir barkodun çizgileri arasında sıkışmış, siyah beyaz çizgi film çizimi tarzında dikey duran tek bir kitap.

“Ahbap-Çavuş” Yayınları

Furkan KILIÇ imzalı “Ahbap-Çavuş” Yayınları, edebiyat dünyasının ticarethaneye dönüştüğü, atölye faturalarının ve biat kültürünün hakikatin önüne geçtiği distopik bir yayınevi binasında geçen karanlık, öfkeli ve sarsıcı bir yeraltı yürüyüşü.
Vincent van Gogh'un otoportresini Hokusai'nin "Büyük Dalga"sı ve Van Gogh'un "Yıldızlı Gece", "Buğday Tarlası ve Selviler" ile "Gelincik Tarlası" eserlerinin unsurlarıyla birleştiren, yatay formatta, canlı renkli, sürrealist bir yağlı boya tablo. Figürün yüzünün sağ tarafı, dalgalar ve Fuji Dağı ile kaplanmıştır; sol tarafta ise Yıldızlı Gece gökyüzü, selviler ve gelincik tarlası görülmektedir.

Vecd Geo Erh

Furkan KILIÇ’tan coğrafya, tarih ve vicdan üçgeninde insanın ontolojik esaretini sorgulayan; gerçek ahlakı ve özgürleşmiş bir bilinci arayan sarsıcı bir yazı.