Kapı yine kilitli, biliyorum, dün akşam da kilitliydi, sürgüsü çekilmişti, anahtarı ise hep onun cebinde durur, geceleri hepimizin nefesini sayıyor, bir tek onunki hesaba katılmıyor, o soluk almaz, ya da alsa bile bizim bildiğimiz gibi almaz.
Küçükken bile sırlarımız vardı bizim; annemin babama söylemediği bir borç, benim anneme söylemediğim bir kırık cam vardı örneğin, kardeşimin sakladığıysa bir öpücüktü, ikimizden de gizlediği. Sırlar iyiydi o zamanlar, ufak, zararsız, saklanması tatlıydı, bir aileyiz diye değil, birbirimizi seviyoruz diye saklardık, sonradan sırlar kabuk bağladı git gide, aynı sessizlik ama artık başka bir şeyden geliyordu, önce sevgiden geliyordu, sonra ne zaman korkudan gelmeye başladı bilmiyorum, kimse bana söylemedi, ben de kimseye sormadım.
Kardeşim ceviz ağacının altında oturuyordu, eline aldığı iki cevizi üst üste koyup avucunda sıkıyor, sıkıyor ama o sert, kahverengi kabuğu bir türlü çatlatamıyordu; içerideki o tatlı, beyaz özü gün ışığına çıkarmanın ne kadar imkansız olduğunu düşünerek baktım ona, bizim bu evde asırlardır birikmiş, kabuğunu ne yapsak çatlatamadığımız o kalın zift karası kabuğumuz gibi.
Annem küçükken bana derdi ki, bir eve girdiğinde önce kapıyı say, kaç kapı varsa o kadar çıkışın var demektir, ben de bu evde kapıları saydım ilk geldiğinde, altı kapı vardı, şimdi tek kapı var, o da mutfaktan bahçeye açılan ve üstünde demir bir asma kilit taşıyan o ağır demir kapı; oradan da geçemiyorsun çünkü köpek var, köpeği o getirdi, köpeğe kendi adını taktığı gülerek, sonra köpeğe kendi adını taktığı için bize güldürdü kendini, gülmedik desem yalan olur, güldük, o günlerde daha gülebiliyorduk.
Bahçede bir dut ağacı vardı eskiden, ilk geldiğinde bile vardı daha, meyveleri döküldüğünde toprak mora boyanırdı, annem gelir çıplak ayakla basardı o morun üstüne, ayak izleri kalırdı taşlarda, biz de basardık kardeşimle, kim daha çok iz bırakacak diye yarışırdık, o günler hâlâ kahkaha atabiliyorduk, teyzem gelirdi böreğiyle, mahalleli kadınlar toplanırdı avluda, kahkahalarla karışık bir dedikodu uğultusu sarardı her yanı, şimdi o dut ağacının yerini bile hatırlamıyorum, kesildi mi kurudu mu bilmiyorum, sordum bir keresinde, cevap gelmedi, sormamayı öğrendim sonra.
Ninem öğretmişti bize duayı, yatmadan önce okurdu üçümüze de, elini başımıza koyar, önce besmele çeker, sonra üç kere üflerdi üstümüze, kandil geceleri mumları o yakardı mutfak penceresine, sıraya girer öperdik elini teker teker, o da alnımızdan öperdi bizi, kandil simidi pişerdi o gece, komşulara tabak tabak dağıtılırdı sokakta, regaip mi mirac mı berat mı hep karıştırırdık hangi kandil olduğunu, ninem güler, düzeltirdi bizi, bu inanç böyleydi bizim bildiğimiz, sıcaktı, paylaşılırdı, kimseyi korkutmazdı, kimseyi susturmazdı.
Ninemin o tatlı okuyuşları evden ne zaman çekildi? Artık ne zaman başımı yastığa koysam, kelimeler etimi kesiyor; inanç dediğimiz şey bir sığınak değil, başımızın üstünde sallanan demirden bir sarkaç oldu. Her nefesimiz günah, her gölge içimizdeki bataklığın bir kanıtı.
Fatma yenge ilk geldiğinde masaya oturmadı, ayakta durdu, elini öptü babama, sonra kahve fincanımı istedi benden, telaşla koştum mutfağa, döktüm fincanı tabağın üstüne kapattım, bekledi biraz, sonra baktı içine uzun uzun, sonra da bana baktı, gözlerinde bir şey vardı, sonradan anladım o baktığı şeyin ne olduğunu, seçiyordu, kimin nereden kırılacağını hesaplıyordu, fincanın dibindeki o karanlık şekli bana gösterdi sessizce, işaret parmağıyla, bir şey söylemedi o gün, sadece gülümsedi.
Babam ilk zamanlar kızıp köpürürdü evde: kızının üstünde bir gölge var. Kurşun döktürdü bir gece mutfakta, kaynattı kurşunu ocakta uzun bir kaşıkla, üstüme bir çarşaf örttü baştan aşağı, döktü tepemden aşağı soğuk suyla dolu tencereye, cız diye bir ses çıktı, eğildi şekline baktı uzun uzun, işte dedi, gördünüz mü, tam da dediğim gibi, ben bu gölgeyi görüyorum, sen görmüyorsun çünkü baba gözü kördür kendi evladına karşı, ben o yabancı gözüm, ben gördüm. Hep gördüm. Babam inanmadı ilk başta, sonra annemin kolundaki mor lekeyi gösterdi, bu senin kızının işi değil dedi, bu gölgenin işi, gölge geceleri annenin bileğinden tutuyor, ben biliyorum çünkü ben görüyorum, sizin göremediğinizi ben görüyorum.
Şimdi düşünüyorum da annemin bileğindeki o mor leke neydi, kim yapmıştı, hatırlamıyorum artık, belki hiç yoktu, belki ben de görmeye başlamıştım onun gördüğünü, çünkü bir süre sonra hepimiz onun gördüğünü görmeye başladık, bu evin garip bir fiziği var, ışık kırılıyor, ses geç geliyor, bir şey söylüyorsun beş dakika sonra duyuyorsun kendi sesini, kendi sesim bile bana ait değil artık, yabancı bir kuyudan yankılanıyor.
Bir gün eşiğin altını kazdı, orada bir şey bulacağını biliyormuş gibi, bulduğunda hepimizi çağırdı, bakın dedi, işte büyü, bir mendile sarılı iğneli bir bebek çıkardı topraktan, saçtan örülmüş ince bir bağ, dokuz düğüm atılmış üstüne, kim yaptı bilmiyoruz ama biri yapmış dedi, evimize düşman biri, o günden sonra dışarıdaki herkes şüpheli oldu, bakkal, komşu, hatta en yakın akrabamız; kimin gözünün değebileceğini artık kestiremiyorduk, güvendiğimiz yüzlere bile yan gözle bakar olduk.
Babamı bağladığını sonradan öğrendim, duvarın arkasına gömülü bir bez buldum yıllar sonra, üstünde iplikle sarılı bir isim, babamın ismi, yedi düğüm atılmış ipliğe, her düğümde bir dilek fısıldanmış olmalı, çözemedim düğümleri, denemedim bile, elimde tuttum uzun süre, sonra geri koydum yerine, bozarsam ne olur bilmiyordum, belki babam da bilmiyordu neden hep aynı koltukta oturduğunu, neden hiç itiraz etmediğini, ben biliyordum artık, ama susuyordum, söylemek de bir çeşit çözmekti, ipliği çözersem bu evin çatısı tepemize çökecekti sanki.
Kırmızı defteri getirdi bir akşam, borçlarımızı yazdı içine, hangi borç, hiç borcumuz yoktu ki, ama defterde vardı, rakamlar vardı, imzalar vardı, benim imzam da vardı bir yerde, ne zaman attım o imzayı hatırlamıyorum, belki uykuda attım, o günlerde çok uyuyorduk, ya da uyanıkken uyuyorduk, fark etmiyordu artık.
Teyzemin kızı bir gün sordu, neden hâlâ oradasınız, kolay değil miydi çıkmak, ben de onun cümlelerini söyledim, dışarısı kirli dedim, biz burada temiziz dedim, kendi ağzımdan çıkan o cümleye kendim de inandım o an, teyzemin kızının yüzündeki şaşkınlığı unuttum mu, hayır; bana acıyarak baktı, o bakıştaki geniş ve serin dünyayı gördüm de yine de dönüp kilitli sürgüyü kendi elimle çektim; dışarısının o tekinsiz boşluğuna adım atmaktansa, bu ocağın dar ve zehirli sıcaklığında erimeyi seçtim.
Akşamları hep birlikte oturuyorduk halının üstünde, ortada bir mangal, için için yanan kömürün üstüne bir tutam tütsü atardı, duman tüterdi tavana kadar, o okuyordu, anlamadığımız kelimeler, biz tekrar ediyorduk, kelimeleri anlamıyordum çoğu zaman ama tekrar ediyordum, sesimiz birleşiyordu, o birleşen seste bir güven vardı, tek başına kim olduğumu unutuyordum ama birlikte kim olduğumuzu biliyorduk, belki de bu yüzden çıkamadık, çıkmak tek başına kalmak demekti, biz artık tek başına olmayı bilmiyorduk, hepimiz aynı ağızdan konuşan tek bir ağız olmuştuk.
Kapıyı saymayı bıraktım bir süre sonra, çünkü saydığım kapılar birer birer kapandı ve kilitlendi, önce mahalleye açılan kapı demir kilitlerle kapandı, mahalleliyle konuşmayı kesti bizi, sonra dükkâna açılan kapı, dükkânı ona devrettik, sonra telefonun kapısı, telefonu elimizden aldı, cin girer telefondan dedi, cinler artık telefon hatlarını kullanıyor bilmiyor musunuz, ben biliyorum çünkü ben görüyorum.
Cinler her yerdeydi artık onun diline göre, tuvaletin kapısını hep kilitli tutardık, cin oradan girer derdi, gece ıslık çalmak yasaktı bize, cinleri çağırırmış ıslık, aynaların önünden hızlı geçerdik, gece yarısı aynaya bakan kendi aksini değil başka bir şeyi görürmüş, tuz döktüğümde sağ omzumun üstünden atardım hemen, sol tarafta bekleyen kötülüğü kör etmek için, bunlar eskiden de vardı belki, ninem de atardı tuzu omzunun üstünden, ama ninemin elinde bu bir gülüşle biterdi, onun elinde bitmiyordu, sürekli yeni bir kural ekleniyordu üstüne, hangi kuralı ne zaman koyduğunu artık hatırlamıyorum, sadece kuralların çoğaldığını hatırlıyorum.
Halam geldi bir gün, dış kapının kilidinde durduruldu, içeri alınmadı, ben pencereden baktım, halamın yüzü, halamın elindeki poşet, muhtemelen bize bir şeyler getirmişti, belki reçel, halam hep reçel getirirdi, ama poşeti kilitli kapının önüne bıraktı, aldılar mı bilmiyorum, bir daha halamı görmedim, sesini de duymadım, hiç halamız olmamış gibi, evin belleği de onunla birlikte silindi.
Gece rüyamda annemi görüyorum yine, annem eskisi gibi konuşuyor rüyada, gerçek sesiyle, uyanıklıkta öyle konuşmuyor artık, uyanıklıkta onun onayladığı cümlelerle konuşuyor, ben de öyle, biz de öyle, hepimiz aynı cümleleri kullanıyoruz artık, aynı kelimeleri, gölge, temizlik, arınma, kirlenme, bu kelimeler bizim değil, onun kelimeleri, ama artık bizim ağzımızdan çıkıyor, kendi ağzımdan çıkan kelimenin kime ait olduğunu artık ben bile seçemiyorum.
Kardeşim bir gece bana fısıldadı, kaçalım dedi, anahtar nerede, diye sordum, onun cebinde, dedi, sustuk, çünkü kilitli kapıyı açacak ne anahtar vardı elimizde ne de dışarıda tanıdığımız bir dünya; herkesi kaybetmiştik, kaybettirmişti, o kadar iyi kaybettirdi ki kimseyi aramaya bile utanıyorduk, ne diyeceğimizi bilmiyorduk, borcumuz var deseydik, kime, ne için, anlatamıyorduk kendimize bile.
Bir gece Sevim’i odaya kilitlediler, bütün gece, ben de dışarıdan kapının kilidini çevirdim, o istedi diye değil, içimdeki o inançla, belki de korkuyla çevirdim, Sevim’in içindeki gölgeyi çıkarmak lazımdı, sabah kapıyı açtığımda Sevim’in gözlerinde bir şey kalmamıştı artık, ben o gözlere baktım ve arınmış dedim kendime, arınmış, oysa biliyordum aslında ne olduğunu, biliyordum ve yine de dedim, söylememek bilmemekten daha kolaydı, suçluluğu üstlenmek gerçeğin ağırlığından daha hafifti.
Sevim’le bir daha hiç konuşmadık o geceden sonra, aynı evde yaşadık, aynı sofraya oturduk, ama aramızda demir kilitli bir kapıdan beter bir cam vardı, o camın varlığını ikimiz de biliyorduk, adını koymadık hiç, bazen mutfakta yan yana durur, elleri elime değerdi tabak uzatırken, ikimiz de elimizi hızla çekerdik geri, tabak bazen düşerdi kırılırdı, kimse eğilip toplamazdı hemen, ikimiz de aynı şeyi hatırlıyorduk o an, kapıyı kilitlediğim eli, sabah açtığımda gördüğüm gözleri, bir daha o gözlere bakamadım doğrudan, hep yan tarafına baktım yüzünün, kulağına, saçına, gözlerine değil; gözlerinde beni de görecektim, kapıyı kilitli tutan o eli kendi üzerimde görmeye dayanamazdım.
Dayım geldiğinde jandarmayla, dışarıda mahalleli toplanmıştı kilitli kapının önünde, sesler birbirine karışıyordu, ne oluyormuş, kimmiş bu adam, kızları içeride kilit altında tutmuşlar diyorlar, kilitli miymiş, evet, ama kendi istekleriyleymiş, kendi istekleriyle mi, öyle diyorlar, öyle diyorlarsa öyledir, sesler böyle üst üste biniyordu, hiçbiri bir diğerini duymuyordu, hepsi kendi cümlesini tekrarlıyordu, en sonunda sessizlik bastırdı hepsini, hepimiz aynı cümleyi söyledik içeride, demir kapının ardındayken; kimse bize bir şey yapmıyor dedik, kendi isteğimizle buradayız dedik, dayımın gözlerinin içine baktım yalan söylerken, o da benim gözlerimin içine baktı, ikimiz de biliyorduk, ikimiz de sustuk, o kapıdan çıktı, ben içeride kaldım, ikimizin suçu belki de aynıydı, tek fark oydu; o arkasına bakmadan gitti, ben bu demir kapının ardında kaldım.
Bir gün aynaya baktım uzun uzun, kendi yüzümü tanımadım ilk bakışta, gözlerim onunkine benziyordu biraz, elimi çektim aynadan, sonra yeniden uzattım, elimi yüzüme götürdüm, aynı hareketi o da yapardı, ellerini yavaşça yüzüne götürürken, konuşmadan önce, ben de mi böyle yapıyordum şimdi, ne zamandır böyle yapıyordum bilmiyorum, aynadaki kadın bana baktı, ben ona, ikimiz de aynı soruyu sorduk birbirimize, sen kimsin, cevap gelmedi aynadan, benden de gelmedi, sadece durduk öyle bir süre, iki yabancı, aynı camın iki yüzünde, sonra ışığı söndürdüm, karanlıkta bile hissediyordum o bakışın üzerimde takılıp kaldığını.
Sabahları en zoru, sabah olduğunda bir an gerçek dünyanın sesini duyuyorum, komşunun horozu, uzaktan minibüs sesi, o an bir şey uyanıyor içimde, belki de hafıza, belki de utanç, hangisi olduğunu bilmiyorum, sonra merdivenlerden o ağır ayak sesi geliyor, o ayak sesi her şeyi geri alıyor, kapının anahtarının yuvada dönerken çıkardığı o metalik ses duyuluyor, ben de geri dönüyorum, dün akşamki bene, geçen aydaki bene, hep aynı bene.
Bir keresinde sordum kendime, ne zaman başladı bu, tarih koymaya çalıştım, ilk geldiği günü hatırlıyorum ama ondan sonrasını hatırlamıyorum, aylar birbirine karışmış, ninemin mutfak duvarına astığı o dini takvim bile yoktu artık, kandil günlerini kırmızı kalemle işaretlerdi eskiden, regaip mi mirac mı berat mı hep karıştırırdık, o karışıklık bile güzeldi, şimdi hangi ay olduğunu bile bilmiyorum, önce takvimimizi aldı elimizden, sonra hafızamızı, sırayla aldı her şeyi, sırayla, hiç acele etmeden.
Evde eşyalar da değişti sırayla, halamın gümüş tepsisi bir gün yok oldu raftan, sorduğumda kırıldı dendi, kırıkları nerede dedim, sormadım bir daha, dedemin saati durdu bir gece, kimse kurmadı bir daha, annemin nakışlı yastıkları toplanıp bir kutuya kondu, o kutu hâlâ merdiven altında duruyor, açmaya kimsenin cesareti yok, eşyalar da bizim gibi susmayı öğrendi, dokunulmadıkça konuşmuyorlar, ben bazen o kutunun yanından geçerken elimi uzatıyorum, sonra çekiyorum, tıpkı kilitli kapının koluna uzandığım gibi.
Şimdi kapının önünde duruyorum yine, demir kilit ağır, sürgü çekili; bilerek çekili, kendi ellerimizle çekili. Çıkamıyorum, çünkü kapının ardında ne olduğunu bilmiyorum artık, dışarısı bana yabancı geliyor, içerisi de yabancı ama en azından tanıdık bir yabancılık, ben bu tanıdık acıyı seçiyorum, kolu bırakıyorum, geri dönüyorum yatağa, yarın belki, diyorum kendime, yarın belki denerim çıkmayı… ama o yarın hiç gelmiyor.
Köpek havlıyor aşağıda, onun ayak sesleri geliyor, merdivenler gıcırdıyor, üç basamak var gıcırdayan, ben o üç basamağı sayıyorum artık kapıdaki kilit yerine, üç basamak, üç gıcırtı, sonra sessizlik, sessizlik en kötüsü, sessizlikte ne olacağını bilmiyorsun, sessizlik onun en sevdiği silah, konuşmadan önce hep susuyor, uzun uzun susuyor, o sessizlikte hepimiz kendi suçumuzu icat ediyoruz, çünkü kilitli bu evde suçsuz olduğuna kimse inanmıyor artık, en başta biz.