Ünlü yönetmen Andrei Tarkovsky’nin Nostalghia(1983) filminde yer alan “Bir Delinin Haykırışı” sahnesi, sinema tarihinin en yoğun, şiirsel ve felsefi anlarından biridir. Bu sahne, Domenico karakterinin Roma’daki Capitol Meydanı’nda kürsüye çıkarak yaptığı uzun monologla izleyicileri sarsar. Tarkovsky’nin sinemasında sık görülen metafizik, inanç ve insanın içsel parçalanmışlığı gibi temalar bu sahnede doruğa ulaşır. Filmdeki bu uzun monoloğu beraber okuyup sonra analiz edelim.
BİR DELİNİN HAYKIRIŞI
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde aynı anda barınamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
İçimde aynı anda sayısız şeyi hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz:
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile döşenmiş beyinlere
Böceklerin vızıltısı girmeli…
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok.
O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar! Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri içine daldığımız çukurlara bakarken.
Özgürlük faydasızdır, eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.
İnsanoğlu dinle! Senin içindedir su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler
Kemikler ve küller!
Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam: Geceleri güneşli olmalı ve ağustos da karlı.
Büyük şeyler sonra erer, küçük şeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz
Suları kirletmeden…
Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa
Ne biçim bir dünyadır burası!
Anne! Sen güldükçe dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan
O hafif şey havaymış!
Domenico, delirmiş olarak damgalanmış bir adamdır ancak onun deliliği Tarkovsky’nin anlatısında aslında bir tür içsel uyanıştır. Modern insanın unuttuğu hakikatlere ulaşmaya çalışır. Sahne, Roma’da Capitol Meydanı’nda geçer. Bu meydan Batı medeniyetinin simgelerinden biridir. “Medeniyetin Kalbi” sayılan bir meydanda konuşması, insanlığın geldiği noktayı sorgulamak için bilinçli bir tercihtir. Meydanın ortasında tek başına ayakta durması, çevredeki insanların onun söylediklerine kayıtsız kalması, Tarkovsky’nin modern insanın duyarsızlığına dair eleştirisini somutlaştırır.
Dünyayı kurtarmak istiyorsak el ele vermeliyiz derken dayanışma ve ruhsal birliğe duyulan özlemi dile getirir fakat meydanda bulunan insanlar Domenico’ya kayıtsız kalır. Asıl delilik Domenico’da değil onu dinlemeyen kalabalıktadır. Filmin bu sahnesi modern insanın ruhsal yitimi üzerine bir ağıttır. Sahnenin sonunda Domenico’nun kendini yakması hem protesto hem de sağır kulaklar karşısında kendini kurban etmesini gösterir.
Tarkovsky’nin sineması, Fyodor Dostoyevski’nin düşünce dünyasıyla derin bağlar taşır. Bu sahne, Dostoyevski’nin Budala romanındaki Prens Mişkin karakterini hatırlatır. Mişkin, Hristiyan ahlakının saflığını ve koşulsuz iyiliği temsil eder. Domenico da modern dünyanın içinde bir uyarıcı olarak belirir. “Budala” romanda Prens Mişkin karakteri Tarkovsky sinemasında deli bilge tipine dönüşür. İkisi de dünyayı iyilikle iyileştirmeye çalışır ama toplum tarafından anlaşılmaz ve dışlanır. Mişkin ve Domenico, çevrelerinde kötülüğe karşı iyilikle direnirken aslında kendi içlerinde de parçalanırlar. İkisinin de en trajik ortak noktaları toplumun onları dışlaması ve sonunda bir tür yıkıma sürüklenmeleridir. Sözlerimi şu soruyu sorarak sonlandırıyorum: Gerçek bir iyilik ve saf bir ruh bu dünyada dışlanmaya her zaman mahkûm mudur?