Beyaz Kuş Tüyü

Okuma Süresi: 16

Yazarla Tanış

"Eski model bir fotoğraf makinesini gözünün önünde tutan, boğazlı kazak giymiş bir kadının karakalem çizimi."

Fatma ALTUN

Yazar aynı zamanda fotoğrafçıdır. Mandala eğitmeni, sanat terapisi uygulayıcısı ve P4c Kolaylaştırıcısıdır. “Kendine Yolculuk” Atölye çalışmaları yapmanın yanı sıra Kültür, sanat ve edebiyat alanlarında ürettiği yazılar ve sinema eleştirileriyle tanınmaktadır. 2019 yılından itibaren Kıyıda Dergi’de ‘Vizörden Kaleme’ köşesini yazmaktadır. Ayrıca Arka Pencere Mecmua ve Mesele121 gibi dijital platformlarda yazar olarak aktif yer almaktadır. Derleme bir çok kitapta öyküleriyle yer almış olsa da ilk kitabı olan Sondan Geriye, yazarın edebi kariyerindeki önemli basamaklardan biridir.

Beni bilenler bilir, sessiz saatlerin insanıyım. Ya sabah çok erken saatlerde uyanır yazar çizerim ya da çoğunluğun uykuda olduğu gecenin geç saatlerinde çalışırım. Özellikle ses kaydı yapacaksam sessizlik çok daha önemli oluyor, tabii. Ne yapıyorum? Annemin lafıyla: “İncir çekirdeğini doldurmayan şeyler…” İçimdeki sesin ise “İncirlerin çok çekirdeği var!” diyeceği türden işler, güçler… Gürültücü biri olduğum söylense de sessizliği seviyorum anlayacağınız. Fark ettim ki sessizlikte asla gürültü yapmıyorum. Yani sesimin yükselmesi de gürültünüzdenmiş, diyeyim yeri gelmişken buradan beni yalnız bırakanlara. Neyse, geçelim buraları.

Bu sabah her zamankinden biraz daha erken bir saatte uyandım. Erkenden uyuduğumdan olabilirdi ya da hiç uyumayan martılar yüzündendi; bilmiyorum. Gerçi günahlarını alıyor da olabilirim, gözümle görmüş değilim, kargalar da olabilir. Sadece tahmin benimkisi. Çatı katında oturuyorum, benim üstüm gökyüzü; “Tanrıların Katı”. “Tanrıların alt katında oturuyorum,” derim soranlara. Ama Tanrı ile aramıza girenleri yok saymamalıymışım. Bu sabah hatırlattılar bana kendilerini. Kuşları nasıl yok sayabilirdim…

Uykumun en hafif yerindeydim. “Tak tak” seslere uyandım. Kapı tıklar gibi ama yukarıdan geliyordu. Hani evde eğlenmek istersiniz de sınırı biraz aşarsınız ve komşunuz sizi uyarır ya, o cinsten bir tak tak… Yan komşum, göz teması bile yapmayan tuhaf bir kadın. Unutuyorum bazen, sabahları “Günaydın!” diyorum mutfak penceresinden; bırakın cevap vermeyi, perdeyi yüzüme örtüyor. Alt kat komşumun iletişimi genellikle çığlık formatında. Balkonlarımızda çiçeklerimiz var. Onunkiler harikulade, benimkiler gökyüzü manzaramdan ötürü oldukça kavruk. Sıcağa en dayanıklı türleri bile yaşatmakta zorlanıyorum. Yine de vazgeçmiyorum.

Komşum çiçeklerini gece suluyor. Nereden mi biliyorum? Giriş kattaki komşunun kızıyla bir gece laf kavgasına giriştiklerinde anladım. Saksıdan taşan su, alt kattaki balkona damlamış. Sanırım askıda çamaşırlar varmış, ıslanmış. Tansiyon bir anda yükseldi. Ödüm koptu. O geceden sonra çiçeklerimi asla oldukları yerde sulamam. Balkon içerisine alır sularım, fazla sulamışsam eğer fazlalığı içeri boşaltırım, sonra saksıları yerlerine yerleştiririm. Tek damla suyumu kimseye ulaştırmam. Ama bir sabah üşendim, saksıları yere indirmeden oldukları yerde suladım. Bir anlığına dalmışım. Bir çığlıkla kendime geldim: “Naaaapıyosssunnn?!?! Çamaşırlar vaarrrrr!!! Mahvoldulaaaarrrrr!”

Hemen saksıyı alıp içeri attım. Suyun aşağı damlamasına mâni oldum ve sonra aşağı doğru biraz sarktım, neredeyse fısıltıyla “Affedersiniz! Dalmışım. Çok çok çok özür dilerim!” dedim ama beni duyan yok. Saat sabahın altısı falan, hâlâ bağırıyor. Anladım. Derhal içeri girdim, telefonu aldım ve hızlıca aradım. İnsan konuşurken bile karşısındakini duymaz, çığlık atarken nasıl duysun… “Alo, Hanımefendi, günaydın. Ne olur kusuruma bakmayın! Kafam yerinde değil, dalmışım. Suyu fazla kaçırdım. Çok haklısınız,” diyorum ama kadının beni dinlediği falan yok. Sürekli çığlık çığlığa bağırıyor, üstelik sesini sokaktan duyuyorum, o derece…

Sustum. Derin bir nefes aldım. Balkonun kapısını örttüm ve kadının sesinin birkaç desibel üstünden bir tonda “Hooop!” dedim. “Senin derdin ne? Ne yapmaya çalışıyorsun? Aynı şey iki ay önce senin başına geldiğinde sana yapılana ben engel olmuştum. Sana bağırılması hoşuna mı gitmişti de şimdi bana yapıyorsun? Ben bu tondan ve bu tavırdan hiç hoşlanmıyorum, belirteyim. Ayrıca geçen yıl köye giderken ‘Merdivendeki çiçeklerimi sular mısın?’ diye sormuştum sana, ‘Olmaz’ demiştin. Annem ölmüş benim, baş sağlığına gelmemişsin, pazarda rast geldiğinde ‘Başın sağ olsun’ deyip geçiştirmişsin; şimdi de bu… Sen insan mısın? Çünkü ben öylesindir diye sana derdimi anlatmaya çalışıyorum ama sen çığlık atmaya devam ediyorsun. On gün önce cenaze çıkmış bir evden üzerine ‘bok’ yağsa böyle bağırmaz insan olan… Bir sus önce, sonra da çamaşırlarını gönder bana, yıkayıp ütüleyip yollayayım sana ya da kuru temizlemeye ver, bana da faturanı yollarsın. Allah aşkına şu bet sesine maruz bırakma, yeter! Bu ne çirkinliktir? Hem sana zarar veren benim, bütün mahalleyi uyandırmanın ne âlemi var? Yeter, sus!” deyiverdim.

Karşımda bir sessizlik oluştu. Ben telefonu kapattığını düşünmüştüm ama kapatmamış. Ses tonunu biraz düşürüp konuşmaya çalıştı ancak yine susturdum. Artık benim muhatabım olamazdı. Çünkü kendisine “Senin gibi bir komşu olmaz olsun!” demiştim bir kere. Gerçekten de bu tarzda konuşmaları hiç sevmem. Duymayı da istemem. Ama… Ama işte… Doğalgaz kombisini balkona taşıdığı için gaz kokluyorum. Merdivenden çıkarken kapı önünde bıraktığı on sekiz çift ayakkabının (defalarca “içeri al” dememe rağmen, ayağım takıla ede) üzerinden atlayarak geçiyorum. Akan çöpünü kapıya neden koyuyorsun diye bile sormuyorum… Neden? Aklı olan şehir insanı bunları yapmaz, kesin mücbir bir sebebi vardır diye düşündüğümden… Eeee? Susacaksın o zaman. Üzerine birkaç damla su damlamış. Gelirsin insan gibi kapıma, uyarırsın. Tekrarlarsam gidersin şikâyetini yaparsın. O kadar… Bundan ötesi gürültü! Ona da ben gelemem komşucum…

İçimde kalmadı, söylendim rahatladım. Bitti mi, bitmedi… Balkona gelen kuşları yemliyor oluşumdan ötürü bir kez daha radara takıldım. Efendim, yemler dökülüyormuş aşağı katlara, şikâyetçi oldular benden. Kuşlar ürkek hayvanlar. Ayrıca güvercinler acayip kavgacı yaratıklar. “Yemek mi yiyorsunuz, savaşta mısınız be kuş beyinliler, bütün darıyı etrafa savurmayın!” diyesim var benim de onlara ama kuşla kuş olmayayım diye susuyorum işte. Neyse, madem şikâyetçiler, hemen önlemimi aldım ve çiçeklere uyguladığımın aynısını onlara da yaptım. Özür diledim. Buğday tanelerini aşağıya saçılacak şekilde kuşları yemlemeyeceğimi söyleyerek konuyu kapattım.

Çiçeklerimi sabahları sularım. Kuşlar da erkenciler madem, onların yem kabını geceden doldurup balkon içerisine bırakıyorum artık. Hiç yabancılaşmadılar, derhal kabullendiler bu değişikliği. Yeni yem yerlerine alıştılar. Uyanan bizim balkona geliyor. Ben de o saatlerde uyuduğum için korkusuz bir şekilde balkona iniş yapıyorlar ve yemlenip gidiyorlar diyecekken bu kadarla kalmadıklarını anlamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Yine şikâyet geldi… Bu sefer de sıçıyorlarmış efendim. E kuş bunlar, sıçar… Neyse, bir süre gözlemledim bunları. Komşuları değil, kuşları. Yemlenirlerken sıçmıyorlar ama kalkışlarda ve inişlerde muhakkak bırakıyorlar. Biraz tuhaf bir alışkanlık onlarınki. İşaret koyar gibi bir halleri var sanki. Kesin bir şey diyemem ancak genel bir eğilimleri mevcut. “Yapabileceğim bir şey yok, benim de balkonum benzer bir hâlde!” diyerek savuşturdum komşularımı. Çünkü ilk şikâyeti aldığımda komşularım için gerçekten üzülmüştüm ve kuşlara yem vermeyi bırakmıştım. İçim cız etse de yaklaşık bir ay kadar beslemedim. İşte bu süre zarfında tekrar gelip kapımı çaldılar. “Kuşların boku benim darı kaynaklı değil, ben beslemiyorum onları,” dedim ama dinlemediler beni. Yahu, bu kuşların bir sıçma prosedürü var da ben mi uymuyorum? “Bokunuz bana lazım, sıçın!” desem sıçmazlar. Bana faydası olan bir eylem değil, ben de zarardayım ama anlaşamadık. Tam da o günlerde karganın teki geldi, çamaşır iplerimi kesti ve gitti. Komşular bir anda sustu. Ben de o an anladım: Bütün dertleri balkon dışına asılan çamaşırlarıymış. Zaten sokakta çamaşır kurutmadığım için ipin yenisini de germedim. İyi de yapmışım, aylardır beni de bu konuda bir daha geren olmadı. Yine de boklarından kurtulmuş değiliz. İnişlerde ve kalkışlarda işaretlemeye devam eden birtakım kuşlar (ki onlardan birkaçının çatıya konarken bana da isabet ettirdiği olmuştur) balkon içerisine alıştılar. Hatta bazı geceler yem bırakmayı unuttuğumda, sabah gün doğmadan yatak odama girip yem poşetini didikliyorlar. Seslerine uyanıp derhal besliyorum. Seviyorum bu kerataları, ne yapayım… Ağaçların gölgesine hasretim madem, kuşların gölgesi düşsün üzerime…

Bir de beni bilenler bilir, onlarla aramızda özel bir bağ var. Gözlerimizi kaçırmıyoruz birbirimize bakarken. Henüz tam anlamıyla ikna değiller, güvenmiyorlar bana. Nasıl güvensinler, ben de bir insan evladıyım sonuçta… Ama o güveni bir gün oluşturacağım mutlaka. Annemden haber beklediğim günlerde, sabahın kör saatinde kucağıma bırakılan beyaz bir tüy vardı, hatırlarsınız. Saklarım hâlâ… İnanırsınız ya da inanmazsınız, size karışmam ama ben işaretlere inanıyorum. Sadece okuyamadığımız ve anlamadığımız için bir şeyleri yok saymak yerine, en azından karşınızdakinin hikâyesini dinlemeyi önerebilirim. Bir zamanlar benim de onları yok saydığımı düşünürsek biliyorum ki zamanı geldiğinde (yani insan hazır olduğunda) anlamak, anlamlandırmak çok daha doğal olacaktır. Eskiden de kuş tüylerine rastladığımda alır kitabımın arasına koyardım. Tıpkı kurumuş çiçekler gibi sayfa aralarında beni bekleyen bir sürü tüyüm vardı benim. Bazılarını da görünmez el yazısıyla yazdığım mektuplara sarıp denize attığım, toprağa gömdüğüm olmuştur. Kim söylemişti böyle şeyler yapmamı? Hiç kimse… İçimden öyle gelmişti. İçimizdeki o sesi dinlemeliyiz bence. Dinlemezsek hayat buna zorluyor bizi ve bu da biraz hırpalıyor doğal olarak… En azından bana öyle oluyor.

Babaannemden nağmeler… Onu sık sık anıyorum bu aralar. Kırkımdan sonra daha fazla anar oldum. Kulağıma küpe olsun diye söylediklerinin kullanma tarihi anca gelmiş olmalı. Ya da onun bana konuştuğu yaşlarda olduğumdandır. Ben çocukken kolay kanardım. Gerçi şimdi de beni kandırmak hiç zor değil. Annem benim hiç de haylaz bir çocuk olmadığımı söylerdi. Öyle sessizmişim ki hayatta mıyım diye sık sık kontrol etmek zorunda kalırlarmış. Babaannem, omuzumda meleklerin oturduğunu ve her ne yaparsam yapayım her şeyi yazdıklarını söylemişti bana. Bu yüzden asla yalan söylemememi, “Kimse görmemiştir” diyerek bir şeyleri izinsiz almamamı, hiçbir canlıya zarar vermememi öğütlemişti. Annem de yalanı yasaklar listesinin başında tutardı. Eğer bir insan yalan söylüyorsa her kötülüğü yapabilirdi ona göre. Çalabilirdi ve “Çalmadım” diyebilirdi. Öldürebilir, “Öldürmedim” diyebilirdi. Yalancı biri bütün suçları işleyebilirdi ona göre. O yüzden yalandan korkarım. İki kere beddua alırım çünkü. Hem annemden hem babaannemden. İkisinin de hakkı çoktur üzerimde, emeği çoktur. Yalan yok, bu yüzden yalan söyleyemem… Ama sustuğum çok olmuştur. Gerçeği söylemektense susmak… Bu da yalana girer mi? Ya da “Dilsiz Şeytan” olmak… Haksızlık karşısında susmak!!! Çok ürkütücü değil mi? Hayatım boyunca birkaç defa karşı karşıya kaldım bu durumla. Asla susmadım. İşsiz kalmaktan hiç korkmadım ya da arkadaşsız kalmaktan. Bir süredir “Umarım dilsiz şeytan değilimdir” diye geçiriyorum içimden. Çünkü haksızlığa uğrayan birini biliyorum ve susuyorum. Ama şu an bunu yazarken bir şey fark ettim: Benim gibi ne çok susan var etrafımda… Anlatmazdım ama bu kadarını yazıp devamını getirmezsem haksız yere suçlarsınız beni diye anlatacağım. Çok da umurumda değil gerçi kimin hakkımda ne düşündüğü diyeceğim ama birileri de böylesi meseleleri umursasın istiyorum. Çünkü önemli… Haksızlık karşısında susmamak gerek. Her ne kadar bu kendin için bile olsa… Evet. Ben kendime haksızlık ediyorum. Daha da kötüsü, bana haksızlık edenlere izin veriyorum. Çok daha kötüsü, bu haksızlık karşısında bir süredir susuyorum. İtiraf ediyorum; ben bir dilsiz şeytanım! Haksızlığı burada anlatmayacağım. Bu kadarını söylemek bile benim için büyük bir gelişme. Bunu da yapmazdım ama sabah yaşadığım bir olayı, sonrasında gittiğim psikoloğuma güzel bir karşılaşmaymış gibi anlatırken, bana bunun üzerine bir şeyler yazmamı tavsiye etmesiyle fikrim değişti. Evet, ben bir yazarım. Her şeyi yazabilirim. Deneme severim ama kurmaca tercih ederim. Gerçekleri severim ama kurgu tercih ederim. Hayalperest olabilirim ama gerçekçi de olmayı becerebilirim. Çünkü hayat gerçek ve gerçekler çok sert… İnsan herkesi kandırabilir fakat kendini kandıramaz…

Gelelim sabahki meseleye. Bu sabah her zamankinden biraz daha erken bir saatte uyandığımı söylemiştim. Sebebinden de bahsetmiştim. O “tak tak” sesleri olmasaydı belki biraz daha uyuyabilirdim. Yine de altı gibi uyanır rutinimi yaşayabilirdim. Ama farklı bir şey olmuştu. Benim de farklı bir şeyler yapmam gerekiyordu. Elimi yüzümü yıkamak için koridora çıktığımda salona dolan sabah güneşini fark ettim. Hızlıca yıkandım ve o güzellikle de yıkanayım istediğimden salona doğru süzülüverdim. Güneş doğuyordu. O kadar güzel doğuyordu ki… Bir çift kanat sesi duydum. İrkildim. Annem öldüğünden beri evin bu kısmını kullanmıyorum. Salona sadece misafir geldiğinde uğruyorum. Kendi başıma olduğumda hiç burada oturmuyorum. Sadece ayda bir kez temizlik yapmak için girip hızlıca çıkıyorum. Neden bilmiyorum. Bir sürü sebebi olabilir, şimdi saymak istemiyorum. Ama bugünkü sabah güneşini gördükten sonra fikrim değişmiş olabilir. Sabahları balkonda yazmak yerine salonda yazabilirim. Hem gaz koklamamış da olurum. Bu değişiklik bana da iyi gelebilir. “Bana da” diyorum çünkü bu sabah o saatte salona asla gitmeyecek olan ben, o salonda yalnız değildim ve bunu anlayınca “İyi ki gitmişim” dedim. Bir çift kanat sesiyle irkilmiştim ya, işte on saniye sonra o kanat sesinin sahibiyle göz göze geldik. Küçücük, minicik bir serçe… Bence yavruydu. Yetişkin de olabilir. Anlamam kuşlardan ama çok küçüktü. Beni görünce güneşe doğru uçtu. Pencerenin sert engeliyle sarsıldı ve tüllere dolanarak yere düştü. İçim parçalandı. Yanına gittim. Hemen havalandı ve benden uzaklaştı. Odanın içerisinde tam tur attıktan sonra tekrar güneşe doğru uçmaya başlayınca önüne çıktım. Ki geri dönsün, tekrar cama çarpmasın. Ben tülleri çekip de pencereyi açana dek üçüncü uçuşunu yapmaya girişmişti. Yetişemedim. Tüllere dolandı ve ayaklarımın dibine düştü. Tüller uzun. Diğer köşesini üzerine kapatarak bir daha uçmasına engel oldum. Nazikçe avuçladım tülleri; içerisindeki kıpırtıyı hissedebiliyordum. Pencereyi açtım ve tülleri gökyüzüne savurdum. Aman Tanrım, gökyüzüne kavuşan bir çift kanat sesi susturmuştu yüreğimin gümbürtüsünü! Ona zarar vermiş olabilir miyim korkusunu da uçurmuştum onunla birlikte oracıkta. Hemen önümüzdeki parktaki ilk ağacın dalına konuverdi minik serçe. Sonra oradan da havalanarak bir sonraki ağaca uçtu. “Oh, çok şükür!” dedim içimden. Bensiz o salondan asla çıkamazdı. Koca salonda sadece bir pencere açıktı, o da yarım. Sadece havalandırma amaçlı. O aralıktan girebilirdi fakat çıkamazdı. Ya da gece gündüz, yağmur çamur hiç kapatmadığım yatak odamdaki balkon kapısından girmiş olmalıydı. Horultumdan korkmuş olacak ki yönünü şaşırıp salona uçmuştu. Neyse ne, çıktığına memnunum. Aman Allah korusun, susuzluktan ölebilirdi. Çok üzülürdüm. Sadece bir kuş cıvıltısı eksilmezdi hayatımdan. Sebep olduğumu düşünür, kahrederdim kendimi.

İşte böyle… Sabahki bu anımı psikoloğuma anlattığımda (ve bir konu daha vardı çocukluğumdan kalan) yazmamı söyledi. Sebep olduğumuz neler neler var hayatta. Bilmeden incittiklerimiz… Üzdüğümüz, kırdığımız kimler kimler var… Bilmeden tabii, bilerek üzülür mü hiç kimse? Ben üzmem. Beni de üzmezler diye düşünürdüm bu yüzden. Annem bazı konularda beni çok uyarırdı. İyi niyetimin suistimal edilişine asla tahammül edemezdi. Ben ise o durumu suistimal saymayarak annemi dinlemez ve onu üzerdim. “Özür dilerim anneciğim! Çok haklıymışsın. Şimdi yanımda olsaydın bana ‘Çok geç artık’ derdin ama bence geç kalmış sayılmam. Çünkü hâlâ hayattayım. Zararın neresinden dönersem kâr.” Çocukluğumu düşündüğümde benim de pişmanlıklarım var ama çocukça şeyler. Benden büyük kuzenlerime uyup kertenkele taşladığımı hiç yaşamamış olmayı dilerdim mesela. Niyetimiz onları öldürmek değildi. Bunu baştan söyleyeyim. Kertenkelelerin korktuklarında kuyruklarını bedenlerinden ayırdıklarıyla ilgili bir bilgiyi doğrulamak içindi. Gerçekmiş… Üzgünüm. Bu deneyimim sadece bir kertenkelenin kuyruğuna mal olmadı. Kırk yıldan fazla olmuştur, vicdan azabı duyarım. Her ne kadar babaannem “Sen çocuktun o zamanlar, sana günah yazılmaz! Bir daha yapmazsın, olur biter” demiş olsa da ben, sol omuzumdaki meleğin o deftere bir şeyler yazdığını biliyorum. O günden beri sağdaki meleği meşgul etme gayretim bu yüzdendir…

Neyse, çocuklar bir hata yaptığında onları cezalandırmak yerine doğrusunu yapmalarına ön ayak olmayı ben büyüklerimden öğrendim. Onlar hayatta olmasalar dahi onlardan öğrenmeye devam etmekteyim. Annemden bana kalan çeyiz sandığının içi dolu ve içindekiler dantelden ibaret değil… Annem öldüğünde bana bunu beyaz bir kuş tüyü ile bildirmişti. O tüy kucağıma düştüğünde içim üşümüştü. Ağustos sıcağında donakalmıştım. Acı acı çalan telefonun sesiyle kendime döndüm. “Acil gelmeniz gerekiyor, hastanız fenalaştı!” dediklerinde metanetliydim. Onsuz kaldığım bu dünyada, ondan sonra yaşadıklarım yüzünden aklımı yitirmiyorsam yine onun sayesinde. “Teşekkür ederim anneciğim. Bana hayatın boyunca öğretemediğin ne varsa ölümünle öğretiyorsun. Seni sonsuza dek seveceğim. Ve artık beyaz kuş tüylerini sadece kitap arasına koymak için görmeyeceğim.” Bazılarınıza bu delice gelebilir ama ben onu o anlarda gerçekten de yanımda hissediyorum. Annem beni her uyarmak istediğinde üzerimden bir kuş uçuyor ve benim için beyaz bir tüy bırakıyor. Ben sadece durup ne anlamam gerektiğini soruyorum kendime. Ve her seferinde bir cevap buluyorum. Tanrı’ya şükrediyorum…

Yazarın Dünyasından

Radyoyu Ben Öldüğümde Kapatabilirsin*

Fatma ALTUN, bu dokunaklı öyküsünde hafıza, yaşlılık, anne-evlat ilişkisi ve geçmişe duyulan özlemi bir radyonun cızırtılı sesinde ve Montaigne’in denemelerinde harmanlıyor.

Fırtınadan Fırtınaya

Fatma ALTUN’un kaleme aldığı bu büyüleyici öykü; masallardan mahrum büyüyen, hayatın yükü altında erkenden hem erkek hem kadın olmak zorunda bırakılarak kendi içindeki dişil ruhu ve çocukluğu hırpalayan bir kahramanın çarpıcı uyanışını anlatıyor.

En Yeniler

Beyaz Kuş Tüyü

Fatma ALTUN

Dünyayı Görmenin Kılavuzluğu

Havva AĞRAL

Başkasının Hikayesi

Ebru Zeynep DİŞİAÇIK