Ankara rüzgarı yüzümü kesiyor. Sokaklar ıssız. Loşluk her yanı sarmış. Adımlarım ıslak kaldırımda paçalarıma çamurlu su sıçratıyor. Belediyeyi aramıyorum. Paltomun yakası kalkık. Başım gibi. Dudaklarımın arasında bir Reserve. Ateşin ucundaki kızıllık gecenin karanlığını deli ediyor. Hedefim karşımda. Devasa, çirkin, ruhsuz bir bina yükseliyor. Bok çukurunun tam ortası. Tepesinde neon tabela parlıyor. Ucuz pavyon pansiyonlarını andırıyor. “Ahbap-Çavuş” Yayınları.
Elimde hafif bir dosya tutuyorum. Kapağında “Kanonun Piçleri” yazıyor. Bizzat yazdım. Paslı analog makaraları arıyorum. Karşımdaki bu bina sanatın kullanılmış hijyenik pedi. Fazla emici. Fazla kanlı.
İçeri girdim. Girişteki danışma masasında bir adam esniyor. Gözleri yorgun. Yüzü ifadesiz. Geliş amacımı sordu. Cümlelerimi parçalara ayırdım. Meramımı tane tane anlattım. Adeta heceleyerek konuştum. Yüzüme boş boş baktı. Turnikeleri işaret etti. Geçtim. Foseptiğin merkezine ilk adımımı attım.
Danışmadaki adam arkamdan bağırdı. Atölye faturamı sordu. Sessiz kaldım. Turnikelerin kimliğimi tespit ettiğini haykırdı. İşlem onaylanmayacaktı. Yazarlık atölyelerine para akıtanların bütçesi sömürülüyordu. Yukarıda ancak onlara ait soğuk bir su içebilirdim. Tuvaleti kullanmam bütünüyle yasaktı. Cebimdeki boş cüzdanı sıktım.
“Edebiyat ne olacak?” diye sordum.
Adam bankonun altından sararmış bir tuvalet kağıdı rulosu çıkardı.
“Faturayı kesene bedava veriyoruz.” diyerek sırıttı.
O an anladım. Burada hakikat satılmıyordu. Abonelik pazarlanıyordu. Faturasız bir yazar sıfatı taşıyordum. Bu binanın içine etmem tamamen imkansızdı.
Birinci kata ulaştım. Devasa bir sirk alanı. Duvarlar gürültüyü kusuyor. Renkli ışıklar gözümü alıyor. Tüccar Terziler ortalıkta telaş içinde koşturuyor. Magazinciler fotoğraf makinelerinin flaşlarını patlatıyor. Edebiyat bu katta kusursuz bir metaya dönüşmüş. Panolarda devasa posterler asılı. Kapak fotoğraflarında magazin figürleri sırıtıyor. İnsanlar koca bir masanın etrafına toplanmış. Başkalarının tabaklarından utanmazca otlanarak karınlarını doyuruyorlar. Etrafta anlamsız bir izdiham var.
Bu katın kralı Cilalı Recep. Şarlatanın teki. Ünlü bir dizi oyuncusunun anılarını yayımladı. Kitabın kapağına kendi suratını bastı. Arka kapağa edebiyatın yeni soluğu ibaresini yazdırdı. Kitabın içinde tek bir cümle parlıyor: “İstanbul’da bir sonbahar, hüzün, sigara dumanı.” Bu iğrenç cümleyi Recep yazmadı. Atölyedeki terli bir asistan hazırladı. Fatura Recep’in adına kesildi. Yazar statüsü ona tahsis edildi. Kibir içinde kafasını kaşıyor. Etrafı süzüyor.
Köşede karanlık bir güruh duruyor. Kendilerine Mezar Soyucuları adını takmışlar. Zeminde vahşice öldürülmüş bir kadın fotoğrafı duruyor. Çevresine kırmızı kalemler kullanarak arabesk laflar karalıyorlar. Toplumsal travmaları arsızca sömürüyorlar. Katıksız acı pornografisi. Cinayetleri anında kapak yapıyorlar. Grubun lideri Kanlı Kemal. Kemal yıllarca toplumcu gerçekçi takıldı. Sonra aniden kara mizaha saptı. En sonunda ölüm edebiyatı isminde bir kategori icat etti. Uydurduğu bu çöplükte sadece kendi kitapları dizili. Başka bir yazarın kan dökerek ölmesini hevesle bekliyor. Odanın öbür ucunda asistanlar devasa bir bavulu sürüklüyor. İçinde çalınmış kurgular yatıyor.
Gündemde devasa taciz skandalı var. Herkes bu iğrenç haberi biliyor. Kimse sesini çıkarmıyor. Tacizci Boncuklu Hüsnü. Hüsnü şiirlerinde hep kadın bedeninin kutsallığını işlerdi. Bahar dalı imgesini dilinden düşürmezdi. İfşalar aniden ortalığa saçıldı. Yıllarca o adamı baş köşede ağırlamışlardı. Büyük usta sıfatını vererek vitrine koymuşlardı. Ekip derin bir sessizliğe büründü. Korku içinde birbirlerine baktılar. Köşedeki masada apar topar sahte bir kınama metni hazırladılar. O sırada odaya kravatlı bir asistan daldı.
“İndirim kodu BONCUKLU10 yayında!” diye çığlık attı.
Pos cihazları anında ötmeye başladı. Bu kusursuz çark hiç teklemeden dönüyordu.
Yan tarafta bir grup ergen yere çökmüş. Ellerindeki kağıtlara bakıyorlar. İçi boş satırları sahte bir eda takınarak telaffuz ediyorlar. Sanki kafka okurken yaşanacak bir epilepsi krizinin provasını yapıyorlar. Sıra bekliyorlar. Yanlarına gittim. Kimsenin onlara bu metinleri aslında okumadıklarını söyleyip söylemediğini sordum. Biri başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı. Önemli olanın okumak sayılmadığını fısıldadı. Atölye faturamı görmek istedi. Bu absürt, boğucu, açıklanamaz bir tuhaflık barındıran katı hızla terk ettim. Cam kenarlarına tünemiş bir sürü kara karga dışarıdaki sanatsal leşleri heyecanla gözetliyor.
Birinci katın sonunda dar bir tuvalet var. Kapısında dev bir poster asılı. “Atölye Faturası Getirmeyenler Bu Tuvaleti Kullanamaz. Sifon Çekmek İçin Abonelik Şarttır.” Kapının önünde bir adam çırpınıyor. İhtiyacı acil. Faturası eksik. Kimse yüzüne bakmadı. Edebiyat burada tam olarak böyle sifonu çekilmeyi bekleyen bir kalıntıydı.
İkinci kata tırmandım. Burası birinci katın tam zıttı. Sessiz. Steril. Hesapçı. Koridorun başında devasa, kurşun geçirmez bir gişe duruyor. Gümrük Memuru kalın camın arkasından insanları süzüyor. Edebiyatın muhtarı edası takınarak sandalyeye kurulmuş. Burnundan kıl aldırmıyor. Parmaklarının arasında uzun bir yazar kasa fişi tutuyor. O fiş bu kattaki her kapının tek anahtarı konumunda.
Bu adam Mühürcü Hayati. Hayati eskiden köklü bir derginin yazı işleri müdürüydü. Dergi batınca kendini edebiyat danışmanı ilan etti. Danışmanlık ücreti kılıfını kullanarak dosyaları gasp eder. Kendi adını kullanarak yeniden yayımlar. Kimsenin gıkı çıkmaz. İtiraz edenin atölye faturası anında iptal edilir. Tuvalet hakkı acımasızca elinden alınır.
Gişeye yaklaştım. Dosyamı camın altındaki dar boşluktan uzattım. Adam bana tepeden baktı. Faturamı sordu. Sessiz kaldım. Masanın üzerindeki o iğrenç kırmızı tükenmez kalemi çıkardı. Dosyamın ilk sayfasını vahşice çizdi. Özensizce bir şeyler karaladı. Sayfanın kenarına düşülen bu not, osuruktan bir bahanenin kılıfıydı. Benden para sızdıramamıştı. Metnimi anında çöp kutusuna yolladı. Kendi atölyesinden çıkmayanlara o cilalı sayfaları bütünüyle kapattı. Sanatı pespaye bir ticarethaneye çevirdi.
Tüccar lakaplı kurnaz adam kapıda dikiliyor. Eli sürekli ceketinin cebinde. Her gelenin yüzüne bir banka pos cihazı uzatıyor. Dokuz bin lira karşılığında üç ayda yazar yaptıklarını haykırıyor. Ek iki bin liraya şairlik garantisi veriyor. Yanına yaklaştım. Zaten yazar olduğumu belirttim. Güldü. Yazarlık belgesi almamı şart koştu. Belgesiz metinlerin sistemde eriyip kaybolacağını fısıldadı.
Yan masada Dergi Abisi Tayyar oturuyor. Tayyar yıllardır aynı dergiyi çıkarıyor. Her sayısında aynı yazarları, aynı şiirleri, aynı içi boş eleştirileri basıyor. Derginin adı kesinlikle asil bir estetiği barındırmıyor. Tayyar’ın çöplüğünde sadece kendi atölyesinden çıkanlar nefes alıyor. Fatura numarası eksik dosyalar doğrudan kağıt imha makinesine yollanıyor. Kendi dar, havasız, çürümüş yedi iklimlerinde oksijensiz yaşamaya devam ediyorlar.
Bu katın sonunda bir şiir duvarı bulunuyor. Herkes kendi şiirini asmış. Hepsi birbiriyle tıpatıp aynı. Aynı kelimeler. Aynı imgeler. Aynı sahte kederler. Bir tanesini okudum. “Atölyemizde yazdım ben bu şiiri. Faturam cebimde. Kalbim pos cihazında.” Altında kocaman bir ibare göze çarpıyor. “Bu Şiir Ahbap-Çavuş Atölyesi’nin 345 No’lu Faturası Kullanılarak Yazılmıştır. İzinsiz Kopyalanamaz. Okunamaz. Düşünülemez.”
Dosyamı koltuk altıma sıkıştırdım. Yırtılmış ilk sayfadaki kırmızı ret yazısı üzerime bulaştı. Silmeye çalıştım. Leke tenime iyice işledi. Mühürcü Hayati’nin mürekkebi silinecek türden sayılmazdı.
Üçüncü kata doğru adımlarımı hızlandırdım. Burası soğuk, terk edilmiş bir devlet dairesini andırıyor. Gri halılar, gri duvarlar, renksiz masalar her yeri işgal etmiş. İçeride tek bir kadın sesi duyulmuyor. Ataerkil Gardiyanlar loş koridorda kibirle volta atıyor. Ellerinde sararmış fihristler. Listelerde sadece kalın harflerle yazılmış erkek isimleri mevcut. Kadın ismi geçen sayfalar tamamen boş bırakılmış. Üzerlerine kalın siyah kalemler kullanılarak lüzumsuzluk çarpısı atılmış.
Bu katın tartışmasız hakimi Heykel Adem. Adem kendini kalemin bekçisi ilan etmiş. Yıllarca tek bir kadın yazarı basmadı. Basılan ender dosyaları edebiyat kisvesi altında ayrı tozlu bir rafa kaldırttı. Adem’in en sevdiği aforizma ezberinde duruyor. “Kadın yazar çorba tarifi hazırlar. Onların şiiri gülümsedi bahar ekseninde döner. Bizim metinlerimiz varolmanın sancısıdır.”
Bir kadın yazar dosyasını koltuk altına sıkıştırmış. Kapıdan girmeye çabalıyor. Gardiyanlar önünü kesti. Faturasını sordular. Faturası eksikti. Erkekliğinin bütünüyle eksik olduğunu yüzüne haykırdılar.
Kadın sustu. Koltuğunun altındaki dosyayı göğsüne sıkıca bastırdı. Rüzgarda havalanan kapağın altından tek bir satır gözüme çarptı. Bir dize. Sarsıcı, benzersiz bir dizeydi. Bütün bu gri duvarları anında yıkabilirdi. Bütün o sahte kanonu yerle bir etme gücü taşıyordu. Gardiyan elindeki kırmızı kalemi çıkardı. O eşsiz dizenin tam ortasına kalın bir çarpı attı.
“Git mutfağa. Çorba tarifini yaz.” diye tısladı.
Kadın tek kelime etmedi. Şiirini aldı. Sessizce merdivenlere yöneldi. O dizenin ağırlığı gri koridorda asılı kaldı. Gardiyanlar o tonlarca ağırlığın altında ezildiklerini hissetmediler. Kendi cinslerinin yüceliğiyle sarhoş olmuş kör yamyam sürüleriydi onlar.
Odaların birinden yüksek çığlıklar duyuldu. İntihal skandalı patladı. Odanın ortasındaki Dinozorlar panik halinde dönüp duruyor. Çemberlerindeki en usta isimlerden biri harekete geçmişti. Kopyacı Kâzım isimli bu usta, genç bir yazarın metnini harfi harfine çaldı. Hırsızlık ıslak imzalı orijinal belgeler kullanılarak kanıtlandı. Belgeler ceviz masanın tam üzerinde duruyor. Dinozorlar belgelere, birbirlerine, ardından tavana bakıyorlar.
İçlerinden biri ayağa kalktı. Alıntı meselesini abartmamak gerektiğini savundu. Kâzım kendi kurucu üyeleriydi. Onu sistemin dışına fırlatmak bütün bu çarkı toptan çökertmek anlamına geliyordu. Toplantıdan o bilindik karar çıktı. Kol kırılır yen içinde kalır masalı tekrarlandı. İntihal dosyası tamamen rafa kalktı. İlham perisi yalanı acil şekilde devreye sokuldu. Gerçeği yüzlerine haykıran herkes fitneci ilan edildi. Odanın köşesindeki devasa eski ciltli koca kitap, lıkır lıkır damlayan kirli çayın altında saniyeler içinde eriyordu. Türk yayın dünyasındaki bütün varlıklarını bu uydurma dayanışmaya borçluydular.
Son kata tırmandım. O karanlık zirveye ulaştım. Dördüncü kat mistik, boğucu, zehirli bir duman altında kokuşuyor. Burası dergi merkezinden ziyade kapalı bir tarikat tekkesi. Şeyh odanın merkezindeki geniş, altın varaklı deri koltuğa gömülmüş. Etrafına toplanan zavallı müritlerine tiksintiyle tepeden bakıyor. Ağabey rolünü kusursuzca oynuyor. Sürekli talimatlar yağdırıyor. Aforizma Fabrikası aralıksız şekilde hamaset üretiyor. İçi boş sloganlar havada zehirli oklar gibi uçuşuyor.
Şeyh’in adı Postallı Nuri. Nuri bir dönem devrimci şiirler uydurdu. Sonra aniden milli edebiyata yelken açtı. En sonunda evrensel aforizma icat ettiğini iddia etti. Söz gümüşse kendi sözünün altın kaplama olduğunu söylüyor. Edebiyatı ışık, kendisini kusursuz bir ampul sanıyor.
Usta-çırak ilişkisi burada hastalıklı bir biat kültürüne evrilmiş durumda. Müritler her sabah Şeyh’in elini öpüyor. Biat ettiklerini yüksek sesle art arda tekrarlıyorlar. Şeyh onlara sadece birer kelime dağıtıyor. Şiirler yalnızca o kelime etrafında yazılıyor. Kelimeyi değiştirmek mutlak ihanet sayılıyor. Birlik her şeyin üstünde tutuluyor. Odadakilerin hepsi birbirinin kusursuz kopyası. Aynı sakal. Aynı donuk bakışlar. Bu dar, zehirlenmiş muhitte yeni bir gramerin nefes alma şansı mutlak sıfır. Eski usul, küf kokan bir post, öykücülerin sırtına zorla giydiriliyor.
Bir müridin yanına usulca sokuldum. Ne yazdığını sordum. Şeyh’in ona hüzün kelimesini lütfettiğini söyledi. On dört sayfa boyunca hüznü karalamış. Ne demek istediğini kendisi dahi anlamamış. Şeyh’in beğenmesi bütünüyle yeterliydi. Kendi sesinin nerede olduğunu sordum. Kendi sesinin Şeyh’e ait olduğunu usulca fısıldadı. Şeyh konuşurdu. Mürit yazardı. Biat etmeyenleri tuvalete sokmadıklarını belirtti. Tuvalet Şeyh’in kutsal mekanıydı. Dağarcıklarındaki tüm zengin sözcükler ustanın iki dudağının arasına kilitlenmişti.
Şeyh aniden bana döndü. Gözlerinde mistik bir ışık yok. Gözlerinde sadece kâr hırsı parlıyor. Odakta yazar kasa ışıltısı var. Biat etmemi emretti. Faturasızlara biat yoluyla pasaport verdiklerini müjdeledi. Tuvalete girip sifonu çekme hakkı kazanacaktım. Bana bir kelime hediye etti. Köle. Bu kelimeyi kullanarak özgürlük isimli bir şiir yazmamı buyurdu. İroninin zirvesinde gezindiğini sanıyordu.
Dosyamı koltuk altıma sıkıştırdım. Gördüğüm bu absürt tiyatro bana yetti. Popüler kültürün mezesi. Paranın kölesi. Erilliğin kalesi. Kör ideolojinin tekkesi. Vasatlığı taparcasına kutsuyorlar. Bağımsız metinleri karanlık dehlizlerde acımasızca imha ediyorlar. Tuvaleti mutlak bir zirveye yerleştirmişler. Sifonu çekmeyi varoluşsal bir eylem sanıyorlar.
Benim kelimelerim onların o dar kalıplarına sığmaz. Dağarcığımdaki cümleler onlara asla itaat etmez.
Binadan dışarı hızla adım attım. Ankara’nın dondurucu rüzgarı yüzüme sertçe çarptı. Temiz havayı yanan ciğerlerime derinlemesine çektim. Ciğerlerim o binanın paslı havasını sokağa kusuyor. Fatura kokusu havaya karışıyor. Biat kokusu sokağa siniyor. İntihal kokusu genzimi yakıyor.
Cebimden paketimi çıkardım. Yeni bir Reserve yaktım. Dumanı gecenin karanlığına üfledim. O aşık olduğum eşsiz loşluğa doğru usulca savurdum. Hakiki sanat yer altındaydı. Bağımsız fanzinlerin o sararmış sayfalarındaydı. Kimsesiz sokakların tam kalbindeydi. Tuvaleti olmayan o bereketli toprağın altındaydı. Atölye faturası dayatmayanların safhındaydı. Yazar kasası çalmayan yeraltı dehlizlerindeydi.
Ahbap-Çavuş’un o sahte krallığı tuvalet seramiğinden inşa edilmişti.
“Kanonun Piçleri” paltomun iç cebindeydi. Parmaklarımın arasındaki izmaritten derin bir nefes çektim. O ince, kırılgan külü binanın kirli eşiğine doğru fırlattım. Ayak sesleri duyuldu. İçeriden tok bir yankı sokağa taştı. O sahte ustalardan biri tuvalete girmişti. Kalın duvarların ardından mekanik bir ses asfalta kadar ulaştı. Kendi yazdığı onca yalanın ardından tamamen arındığını sanıyordu.
Sifona bastı.
Su sesi gelmedi.
Sifon bozuktu.
Gurultu’yü bekleyin.