Adana Eğitim Enstitüsü son sınıftayım. Okula geç gittiğim bir zamanda okul bahçesinde forum yapıldığını gördüm. Nereden bilebilirdim ki ölenin ben olduğumu?
Siz hiç kendi başucunuzda durup kendiniz için ağladınız mı? Ben ağladım.
Siz hiç kendiniz için yas tuttunuz mu? Ben tuttum.
Aslına bakarsanız ben, yıllardır kendi başucumda durmuş ağlarken kendim için yas tutuyorum.
Çünkü ben öldüm. Bunun tam olarak nasıl ve ne zaman gerçekleştiğini biliyorum; ama söylemek istemiyorum. Bu çok tuhaf bir duygu.
Kendi başucumda durup kendim için yas tuttuğumu hissettiğim an günlük tutmaya başladım. Bunu, günlüğümden bir sayfayı paylaşmak olarak düşünebilirsiniz.
İnsan kendi başucunda oturup yas tutar mı? Çocukluğuma benim sarılmam gerekirken çocukluğum bana sarılıyor yıllardır. Ben yıllardır paramparça olduğumu hissederek yaşıyordum aslında. Daha doğrusu, paramparça olduğumu ama yine de yaşadığımı sanıyordum. Oysa ben ölmüşüm. O parçalar da benden geriye kalanlarmış. Önceki benden. Ölen benden geriye anılar kalmış. Parçalar, anılarmış. Anıların bilgisiyle yaşamaya çalışıyordum. Olmuyordu; ama olmadığını kabul edemiyordum. “Sana ne oldu böyle?” diyerek onun saçlarını okşuyor ve ondan bir yanıt almayı, onun benimle konuşmasını çaresizce bekliyordum.
İçimde bir şeyler öldü ya da ben değiştim değil; ben öldüm ve oradan doğan insan -şimdiki ben- önceki ben’in anılarıyla dönüşüyor. Yeni biri olarak değil, başka biri olarak.
Bunun anlatılması zor. Kendi ölümüne tanık olmanın ne kadar sarsıcı olduğunu nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum.
Sanırım, öyle hissediyorum, tuttuğum yasın sonuna geldim; çünkü bunu anlatabiliyorsam güçlenmişim demektir ve yasımı artık sonlandırabilirim. Daha doğrusu, sonlandırabileceğimi hissediyorum. Bu kadar uzun sürmemesi gerekiyordu; ama hazır olmak kolay değildi. Yas tuttuğumu biliyordum; ama kabul edemiyor ve görmezden geliyordum. İnsan öldüğünü nasıl kabul edebilir ki? Şimdi kabul ediyorum ve bırakmam gerektiğini biliyorum. Bunu yapmak istiyorum; bunu yapabilirim. Yapabileceğimi hissediyorum.
Sonunda. Yarın her şey bambaşka olmayacak. Belki ben yarın çok ağlayacağım yine; ama kendimi hafiflemiş hissediyorum. Çok düşündüm bu konuda, temelde nasıl hissettiğime ilişkin. Kendime dürüst olmak istiyorum. Ölen beni, olması gerektiği gibi bırakmak istediysem de başından gidemeyip ona arkamı dönüp gidemezdim.
Ben öldüm; ben ölürken kimse bir şey yapamadı. Yapamadı mı, yoksa yapmadı mı? Anlamadılar belki. Ben de anlatmadım. Anlatmadım mı gerçekten? Bir anlaşamama durumu olduğu açık.
Bu bir zamanlar önemliydi. Ya şimdi? Şimdiye kadar bir önemi vardı. Şimdiden sonraysa… Şimdiden sonrasını bilmiyorum. Sonra ben doğdum; bunu da kimse fark etmedi. Anlatmayı da bıraktım, duymayı bıraktığım gibi. Kaçtım ve bunu inkâr etmiyorum. Ardından, bir koca boşluk oldu. Kimse beni bilmedi, benim kimseyi bilmediğim gibi. Sanırım o yüzden bocaladım çokça ve bırakamadım çoktan gitmesi gereken birini. Birilerinin bildiği ama artık olmayan birini. Biraz da bunun etkisiyle hep kendim ve çocukluğum olarak kaldık diye düşünüyorum. Ne tuhaf. İnsan ölse de çocukluğu hep onunla kalıyor. Edip Cansever haklı: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk; hiçbir yere gitmiyor.”
Dün yine koştum. Dolunay vardı gökyüzünde. Koştuktan sonra ilk dolunay ışığının vurduğu gölün kıyısında, seyrek dağılmış insanların arasından yürürken ağladım gözlerimi dolunaya dikerek. Ben ölmemişim gibi yapmayı bırakıp onunla vedalaşabileceğimi hissettim. Huzurla gidebilir artık. Zamanı geldi.