Bu tanımın bile artık eskimiş olduğunu, yeni dünya düzeninin artık farklı tanımlamalara ihtiyaç duyacak denli hızlı bir dönüşümün ve çöküşün içinde bulunduğunu söyleyerek karamsar bir başlangıç yapıyorum. Alvin Toffler’ın Şok ve Üçüncü Dalga kitaplarından sonra ülkelerin, uygarlıkların, kültürel hareketlerin üzerinden çok daha kirli suların aktığını bildirmek zorundayım. Pandemi ve insan eliyle yaratılan kriz çağlarına “Antroposen Çağ” deniyor. İklim değişikliğinin, salgınların, biyolojik popülasyonun erozyona uğradığı, ekonominin tüm bu çöküşten payını aldığı son çağ; insanlığın kendini toparlayıp aklını başına devşirdiği bir çağ mı olacak? Yoksa kendi çöküşünü izlediği ve o ana kadar da keyfine baktığı bir çağ mı? Çehov metinleri, insanın kendi çöküşü karşısındaki edilgen hâlini çok iyi resmeder. Dünya daha önce de felaketlerden geçti. İklim değişikliği de ilk değil, ekonomik sarsıntılar da ilk kez olmuyor. Ancak içinde bulunduğumuz bu dönem; neoliberal ekonominin son raddesinde, dünyanın gördüğü bir zarar olarak pek çok yerden birden alarm verdiği bir acil çağ dönemi olabilir. Acilen müdahale edilmesi gereken bu dönem için sinema, daha önce kıyamet teorileri ve film serileri sunmuştu.
Toffler’dan sonra Orta Doğu daha da karıştı. Sinema kendine derin konular buldu. Yetmişlerin şok dalgası meğer henüz hiçbir şeymiş. Avrupa derin kriz dönemleri yaşıyor. Hem ekonomik hem kültürel açıdan çok fazla sarsıntı geçiren dünya insanı; uyarı niteliğindeki kitapları ve iklim krizlerini ekonomik saldırganlıkların üzerinde tutmadı. Kendi saldırgan politikaları ile ekonomi dizginini aynı kulvarda mecburen koşturmaya çalışırken insanlığın anlamını, varlığın değerini öteledi durdu. Bu arada sinema da kendine daha uç konular buldu. Bunca şeyin gerçek olamayacağını söylemenin bir yolu da Matrix’i icat etmek olabilirdi. Pek çok disiplin ve alan bunu cidden konuştu, tartıştı; mümkün olabilirliğini ele aldı. Simülasyon, görme biçimlerinin bir parçası oldu. Teknoloji gelişti. Bilgisayar sistemleri artık çocuk oyuncağına dönüşürken herkes TikTokçu oldu. Hızlı bir gidiş, değil mi? Artık sinema sanatının değerini, ağırlığını söküp atacak anlık şöhretlerin peşinden koşulan bir yola girildi.
Ekonomi politiğin panoraması, aynı zamanda sanatın ve yedinci sanat olan sinemanın da paralel bir ekseni ve panoraması olacaktır. Dünyanın sorunlarından ayrıksı olmayan sinemanın insanlığı ilgilendiren konularına birkaç örnek verebiliriz: Kaplumbağalar da Uçar. Büyük bir trajedinin en çıplak hâlini ortaya koyan bu filmde tecavüzden savaş ortasında çocuk olmaya, mayın gerçeğinden insanların her şeyden uzak kalışlarına, mültecilikten yokluğa her şey birbiriyle bir bütün ve sarmal hâlinde işlenmiştir. Sinema, kendi görsel gücünü bu filmde sonuna değin kullanabilmiştir. İran ve Irak ortak yapımı bu çalışmada vicdana seslenen yapımcı ve yönetmen, doğaüstü ögeler kullanmaktan da geri durmamıştır. Orta Doğu’nun masalsı yanı burada da kendini az çok göstermiştir. Kolsuz çocuğun kehanetleri; filmin savaşı geriden ele aldığını ama savaş sonrasında çekildiğini göstermektedir.
Mad Max; iklim krizleri, savaşlar ve kıyametler sonrasındaki barbarlığa dönüşü anlatan Avustralya yapımı bir filmdir. Serinin diğer filmlerinde işin içine nükleer savaşlar da girer. Bugün bile bu barbarlığın izlerini görüyorsak Mad Max filmi çok da abartılı kaçmıyor demektir. Filmin ilk sahnelerinde bir tohumun dahi ne kadar değerli olduğuna vurgu yapılır. Ayrıca ikonik sahnelerle insana “nereden nereye” dedirten anlar görürüz. Bir zamanlar güçlü ve yıkılmaz sembollerin birer harabeye dönüşmüş hâlleriyle yüzleşince gelinen noktanın amansızlığı açığa çıkıverir. Su savaşları şu an için çok gündemde olmasa da zamanla keskinleşecek bir kehanettir.
Bilimde etik sınırın aşılmasına işaret eden ve mesaj veren bir sinema örneği de Ada (The Island) filmidir. İnsanların organ beklediği bir çağa gönderme yaparak zenginlerin bir adada kendi yedek bedenlerini kopyalattıkları bir konuyu işleyen bu film, bencilliğin had safhasını göstermektedir. O adadaki insanların da birer can taşıdığını hiçe sayan bir zenginlik anlayışını ifşa etmektedir.
Barbarlık sonrasında nasıl bir medeniyet kurulabilir? Duyarsız, bilgisiz, duygusuz ve acımasız bir toplumun sözde medeni ve lüks bir yaşamı olabilir mi? Buna bir örnek de Fahrenheit 451’dir. Hem roman hem de sinema filmi olan bu yapıtta kitaplar ateşe verilir; ancak eserin sonu umut vericidir. Kitaplar kâğıtlarda değil, zihinlerde taşınmaktadır. Fikirlerin zihinlerde taşınması, koltuğun altına bir kitap sıkıştırmaktan daha evladır. Çünkü o zaman yaşamın pratiğine de o kitapların doğruları yansımaz mı? Bu filmi de insanlık adına bir kehanet saymak gerekir.
Kaotik çaresizliğe, çaresiz kalan kitlelerin bir mucize ve kurtarıcı beklentisine, hâlâ ölümsüzlüğü arayan ve “Benden sonrası tufan!” diyenlere Prometheus filmi en çarpıcı yanıtı verir: hiçlik. Eğer insan, içinde yaşadığı doğanın ve diğer insanların kıymetini bilmezden gelen bir hırsla donanıp öylece ilerleyeceğine inanıyorsa alacağı yanıt elbette bir hiç olacaktır.