İnsanın Doğasını Bozmayan Eğitim Nasıl Olur?
Rousseau’nun, Emil – Yahut Terbiyeye Dair kitabını ilkokulu bitirme hediyem olarak babamdan almıştım. Bu, bir okuma emri gibi hiç sorgulanmadan satır satır minik beynime aktarılan ilk “zor” kitaptı.
Bir düşünceyi kavramlarla anlayacak yaşta olmadan onun bakış açısını içselleştirmek hiç de kolay değildi. Çocukken Emil – Yahut Terbiyeye Dair’i okuduğumda Rousseau’nun eğitim felsefesini teorik olarak çözümlememiş olabilirim; fakat belli ki kitabın temel sezgisi bende kalmış. Yıllar sonra yeniden okuduğumda yaşadığım şaşkınlık da bundan kaynaklandı: Kitabı hatırlamaktan çok, kendimi kitabın içinde yeniden bulmuştum. Rousseau’nun Emile’de yaptığı şey aslında yalnızca “çocuk nasıl terbiye edilir?” sorusuna cevap vermek değildi. Çok daha radikal bir soru soruluyordu: “Bir insanın kendi doğasını bozmadan büyümesine nasıl izin verebiliriz?”
Eğitimin Görevi Düşünmeyi Öğretmek Olmalı!
Rousseau için çocuk, yetişkinliğe hazırlanmakta olan eksik bir insan değildir. Çocukluğun kendine özgü bir zamanı, algısı, merakı ve hakikati vardır. Bu nedenle eğitimin görevi çocuğun zihnini mümkün olduğunca erken bilgilerle doldurmak değil, onun kendi deneyimi yoluyla dünyayı keşfetmesini sağlamak, doğuştan gelen merakını öldürmemek ve başkalarının hükümlerine bağımlı hâle gelmeden düşünmesini öğretmektir. Bu yüzden Rousseau’nun eğitim anlayışında çok önemli bir paradoks vardır: İyi eğitimci sürekli müdahale eden değil, ne zaman müdahale etmemesi gerektiğini bilen kişidir. Çocuğun önündeki bütün taşları temizlemez; bazen düşmesine, yanılmasına ve sonucunu görmesine izin verir. Çünkü nasihatle öğrenilen ile yaşantıyla öğrenilen aynı şey değildir.
Burada beni özellikle düşündüren nokta şu: Emil’i ilkokuldan hemen sonra okumuş olmam, kitabın düşüncelerini belki de yetişkin bir okurun okuyacağından çok farklı biçimde almama yol açmıştı. Bir yetişkin Rousseau’yu okuduğunda onu Locke’la, Aydınlanma’yla, doğa-kültür karşıtlığıyla ve modern pedagojiyle karşılaştırır. Bir çocuk ise bütün bunları bilmez; fakat belki tam da bu nedenle kitabın en temel duygusunu doğrudan yakalayabilir: “Beni kendi halimde gelişmeye bırakın; bana sürekli kim olmam gerektiğini söylemeyin.” Bu, Emil’in ruhuna son derece yakındır. Fakat burada daha derin ve bence yazıya dönüştürmeye çok elverişli başka bir mesele ortaya çıkıyor.
Edebiyatın ve Düşüncenin İnsan Üzerindeki Görünmez Etkisi Nedir?
Yıllar sonra kitabı yeniden okuyup kendi yaşamımın bazı tercihlerinin Rousseau’ya şaşırtıcı derecede yakın olduğunu fark ettiğimde, edebiyatın ve düşüncenin insan üzerindeki görünmez etkisi meselesine geliyoruz. Bir kitap gerçekten unutulabilir mi? Yoksa okuduğumuz bazı kitaplar hafızamızdan silinirken davranışlarımızın içine mi yerleşir? Belki insan bazı kitapları hatırlamaz, onları yaşar. Çocuklukta okunan bir cümle yıllarca bilinçaltında kalabilir. İnsan özgürlük konusunda bir tercih yaparken, bir çocuğa yaklaşırken, bir öğrencinin hata yapmasına izin verirken veya otorite karşısında mesafe alırken o eski okumanın izi çalışıyor olabilir, fakat kişi bunun nereden geldiğini artık bilmez.
Elli-altmış yıl sonra kitabı yeniden açar ve birdenbire şöyle bir duygu yaşar: “Ben bunu okumamışım yalnızca, bununla birlikte büyümüşüm.”
Bence benim Rousseau ile ilişkimin asıl özgün tarafı burada. Bu nedenle bu yazının yalnızca “Rousseau’nun eğitim anlayışı” üzerine akademik bir inceleme olmasını biraz eksik bulurum. Çok daha güçlü bir eksenimiz var: Çocukken okunan bir kitabın, insanın farkında olmadığı bir yaşam öğretisine dönüşmesi.
Buradan Emil’in çocuk anlayışına, özgürlük ve otorite meselesine, “doğal eğitim” kavramına, deneyerek öğrenmeye, çocuğun kişiliğine saygıya ve nihayet Rousseau’nun kendi hayatıyla eğitim idealleri arasındaki büyük ve rahatsız edici çelişkiye kadar gidebiliriz. Çünkü Rousseau’yu gerçekten ciddi biçimde ele alacaksak, kendi çocuklarını yetimhaneye bırakmış bir insanın insanlık tarihinin en etkili çocuk yetiştirme kitaplarından birini yazmış olması gibi o büyük paradoksu da görmezden gelmeliz.
Bir Kitap Bizi Değiştirebilir mi?
Ve belki yazının merkezindeki soru şu olabilir: “Bir kitap bizi, onu anladığımızı bilmeden değiştirebilir mi?” Şimdi burada, çocukluğumun hikâyesi bu soruya verilmiş çok güçlü bir “evet” gibi görünüyor. Evet; fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Rousseau’nun söylediği her şey kendi çağında ilk kez söylenmiş değildi; ama bunları bir araya getirerek kurduğu çocuk ve eğitim anlayışı gerçekten devrimciydi. Hatta benim çocukken Emil’den etkilenmiş olmamın nedenlerinden biri de bu olabilir. Kitap XVIII. yüzyılda yazılmış olmasına rağmen bazı bölümlerde şaşırtıcı biçimde XX. ve XXI. yüzyıl pedagojisine yakın gelmektedir.
Burada Rousseau’nun en önemli öncülü John Locke idi. Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler (Some Thoughts Concerning Education) kitabını 1693’te yayımlamıştı ve XVIII. yüzyıl eğitim düşüncesi üzerinde çok büyük etkisi vardı. Çocuğun deneyim yoluyla öğrenmesi, bedensel olarak dayanıklı yetişmesi, açık havada bulunması ve aşırı koruyucu yetiştirilmemesi gibi Rousseau’yla özdeşleştirdiğimiz bazı düşünceleri Locke daha önce dile getirmişti. Hatta eğitim tarihçileri, Rousseau’nun fiziksel eğitim konusundaki pek çok görüşünde Locke’un öncülüğünü özellikle vurgulamışlardır.
Rousseau’nun “Çocuğa Erkenden Erdem Dersi Vermeyin, Erken Okutmayın” Anlayışı
Fakat aralarında çok önemli bir fark vardır. Locke esas olarak eğitim yoluyla iyi, akıllı, erdemli ve topluma uygun bir insan yetiştirmek ister. Rousseau ise daha radikal bir yerden başlar: Çocuğu yetişkinlerin dünyasına mümkün olduğunca geç sokalım. Çünkü Rousseau için mesele yalnızca çocuğa doğru şeyleri öğretmek değildir; bazen yapılması gereken şey henüz öğretmemektir.
İşte meşhur “negatif eğitim” düşüncesi burada ortaya çıkar. Çocuğa erkenden erdem dersi vermek, ahlak öğretmek, kitap okutmak veya soyut düşünceler yüklemek yerine; yanlış etkilerden korunacağı, duyularının, bedeninin, merakının ve muhakemesinin kendi doğal sırası içinde gelişeceği bir ortam hazırlanmalıdır. Rousseau, özellikle Locke’un çocukla erkenden akıl yürüterek konuşma düşüncesine karşı çıkar: Çocuğun yetişkin gibi düşünmesini beklemek, çocukluğun doğasını anlamamaktır. Ve bence çok güzel bir cümle buradan çıkar: Rousseau çocuğu küçük bir yetişkin olarak değil, çocuk olarak görmeye başlayan düşünürlerden biridir. “Çocuğu erken okutmayın” düşüncesi gerçekten radikaldi.
Benim özellikle hatırladığım nokta çok doğru. Rousseau yalnızca okul konusunda değil, erken zihinsel eğitim konusunda son derece kuşkucudur. Emil’de çocuk yaklaşık on iki yaşına kadar kitaplardan büyük ölçüde uzak tutulur. Bir süre sonra eline verilen temel kitaplardan biri, hatta özel bir yere sahip olanı, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sudur. Çünkü Robinson doğanın içinde, kendi ihtiyaçlarından hareket ederek öğrenen insanın bir modeli gibidir. Bu yaklaşım, dönemin erkek çocuklarına yönelik kolej eğitiminin Latince, retorik ve ezbere dayanan yapısıyla ciddi bir karşıtlık oluşturuyordu.
Çocuğa Bugün İhtiyacı Olmayan Bilgiyi Öğretmeyelim Yaklaşımı
Rousseau’nun temel sorusu şudur: “Çocuğun bugün ihtiyacı olmayan bilgiyi ona neden bugün öğretelim?” Bu, çağının eğitim anlayışı karşısında gerçekten güçlü bir kırılmadır. Doğa konusunda da Rousseau’yu farklılaştıran şey derecedir. Çocuğun açık havada bulunması, bedeninin dayanıklı olması ve fazla sıkı giydirilmemesi gibi görüşlerin tamamı Rousseau’ya ait değildir; Locke’ta da bunların önemli örneklerini görüyoruz. Rousseau’dan önce ve onun döneminde çocukların fiziksel eğitimi üzerine düşünen başka pedagoglar ve hekimler de vardı. Dolayısıyla “Rousseau bunları ilk defa keşfetti” demek tarihsel olarak doğru olmaz; ama Rousseau doğayı bir sağlık tavsiyesinden bir eğitim felsefesine dönüştürür. Bu çok önemlidir; çünkü doğa yalnızca çocuğun temiz hava aldığı yer değildir.
Doğa Öğretmendir
Doğa öğretmendir. Çocuk mesafeyi kitaptan öğrenmek yerine yürüyerek, ağırlığı taşıyarak, sıcaklığı ve soğuğu hissederek, nesnelerle uğraşarak, başarısız olarak ve tekrar deneyerek öğrenmelidir. Modern anlamdaki “deneyimsel öğrenme”nin çok güçlü bir öncülünü burada görüyoruz. Bugünkü araştırmalar da Emil’in deneyim, bilişsel gelişim ve fiziksel gelişim konusundaki bazı yaklaşımlarının modern pedagojide geliştirilmiş biçimlerini görebildiğimizi belirtmektedir.
Aşırı Tıbbileştirmek ve İnsanı Kendi Bedeninden Korkutmak
Doktor ve tıp konusunda ise Rousseau çok daha radikal bir tutum benimsemiştir. Rousseau döneminin tıbbına ciddi biçimde kuşkuyla yaklaşır; hatta Emil’in bazı bölümlerinde dili son derece sertleşir ve tıbbın insanı hastalık kadar hastalık korkusuna da mahkûm ettiğini düşünür. Fakat bunu günümüze aktarırken çok önemli bir ayrım yapmamız gerekir: Rousseau’nun XVIII. yüzyılda eleştirdiği tıp ile bugünkü bilimsel tıp aynı şey değildir. O dönemde kan alma, kusturma, müshiller ve bugün etkisiz ya da zararlı olduğunu bildiğimiz birçok uygulama tıbbın parçasıydı. Dolayısıyla Rousseau’nun görüşünü bugün “doktora gitmeyin” şeklinde okumak yanlış olur.
Asıl Rousseaucu düşünce daha derindedir: İnsanı sürekli kendi bedeninden korkutan, onu edilgenleştiren ve doğal yaşama güvenini ortadan kaldıran aşırı tıbbileştirmeye karşı çıkmak. Bu ayrım çok değerli bir nokta olabilir. Bütün bunları yan yana koyunca Rousseau’nun büyüklüğü daha iyi görünüyor: Kendisinden önce söylenmiş düşünceleri de kullanıyor (Locke’tan deneyim ve bedensel eğitim; çağının hekimlerinden beden üzerine tartışmalar ile Aydınlanma’dan gözlem ve deney fikri)…
Çocuk Yetiştirilecek Bir Nesne Değil, Gelişmesine İzin Verilecek Bir Varlıktır
Fakat hepsini çok daha radikal bir düşüncenin çevresinde topluyor: Çocuk yetiştirilecek bir nesne değil, gelişmesine izin verilecek bir varlıktır.
Burada güçlü olduğunu düşündüğüm başka bir ayrım ortaya çıkıyor: XVIII. yüzyılın geleneksel eğitim anlayışı çoğu zaman “Çocuğa ne öğretmeliyiz?” diye soruyordu. Rousseau ise bundan önce başka bir soru sordu: “Çocuğun kendiliğinden öğrenmesine engel olan şeyleri nasıl ortadan kaldırabiliriz?” Ve belki benim yıllar sonra Emil’i yeniden okuduğumda yaşadığım şaşkınlığın asıl nedeni de burada aranabilir. Çünkü Rousseau’nun bazı düşünceleri bugün bize olağan geliyor: Çocuğun doğaya çıkması, deneyerek öğrenmesi, gelişim dönemine uygun eğitim görmesi, bedensel hareket, merakın korunması ve erken akademik baskıdan kaçınma… Fakat 1762’de bunların bir bütün halinde savunulması olağan değildi. Dolayısıyla Emil’in tarihsel önemi de burada yatmaktadır.


