Artık yayımlanmayan Karayazı (Eylül-Ekim 2011) dergisinde, “merkez şiir”in “önemli” isimlerinden Serdar Koçak’tan “hal-ü etvar” başlıklı bir şiir var. İlkin okuyalım:
“okumam yok artık
anlamıyorum ki
bilmediğim bir lisanda başka
anlayabiliyorum
dağ kekiği olduğumu
cansıkıntısından yazıyorum
vakit geçiyor
arılar konuyor
kovana gidiyorum
toplanıyorum
beni yiyorlar
rahat ediyorum
lisan anlamaya engel
aşık da olunamaz öyle
ne söylediğini bilmezsen olur
istanbul’da doğdum
var mı hâlâ orası
bir yokuştan yaz çıkıyor mu?
sabahları bir kaşık değil
hayır yarım kaşık
pahalı ama
iyidir kekik balı
imzala diyorlar imzalıyorum”
Bu şiiri (tabii ne kadar şiir denebilirse), “merkez şiir”in bir başka “önemli” ismi Mustafa Ergin Kılıç, çok beğenmiş olacak ki, Şimşir Ağacı adını verdiği 2011 Şiir ve Kitap Yıllığı’na almış.
(Yeridir, merkez şiirden kastımı açayım azıcık: Şiir ortamlarını baskılayan, moda deyişle domine eden, “şiir iktidarı”nın onayladığı “makbul şiir”dir. İletisiz, dolayısıyla apolitik ve çoğunca da irrasyonel tümcelerle -dizelerle değil!-oluşturulur.)
Koçak’ın şiirine dönelim:
Hâl-ü etvar, Arapça bir tamlamadır. Kısaca “yaşayış biçimleri, hâller, tavırlar” demektir. İnsanın içsel dünyasının dışa yansıyan tutumlarıdır. Tasavvuf’ta ise nefsin arınma evreleri anlamına gelir.
Buralardan kalkarak, Serdar Koçak’ın, bu şiiriyle, insanın varoluşunu didiklemeye dönük biçimde, derinlemesine işlediğini varsayanlar olabilir. Metnin adının anlamı öyle görünüyor çünkü. (Tuhaftır, bizde anlaşılmayan, gizemli gibi duran şeylere ilgi her zaman yoğundur.) Türkçe’de karşılıkları varken hal-ü etvar demek, pek cafcaflı ayrıca, pek entelektüel! (Ağıt yazdığı hâlde, şiirine Fransızca’dan “requiem”li adlar koyan, batılı ve batıcı görünme heveslisi şairleri de hatırlayalım).
Bunlar bir yana, şiirin nereden kalkıp nereye varmak istediğini, nicesinden zorlansak da, kestiremiyoruz. Belki, Serdar Koçak, insan hâllerinin karmaşıklığına karmaşık bir şiirle dikkat çekmek istiyordur. Olabilir de, şiirin şiir olmasını zorunlu kılan “estetik iklim”in rüzgârlarıyla havalanmadan nereye? Poetika’nın (şiir metafiziğinin) dinamizminden köklü biçimde koparak, bir daha oraya dönmemek üzere uzaklaşarak olmaz ki bu. Günlük anlamıyla da, tasavvufî-mistik anlamıyla da bir “karşılaşma” yok burda. Bodoslama yazılmış. Tartımsızlıktan, ölçümsüzlükten kaynaklı bir savrulma. Şiirin, duygusallığa düşmeyen duyarlıkla aklı putlaştırmayan mantığın seviştiği bir organik bütünlük olduğu hesaplanmamış. Bu metin; özenle kurgulanmış, titizlikle denetlenmiş, ince ince işlenmiş bir şiir değil de; rastgele dillendirilmiş bir dizi sayıklamanın toplamı sanki. Çağrışım fukarası bir dolu sözcük, geldikleri ilk biçimde bohçalanıvermiş öylece. Fazlalıklardan geçilmiyor. Bilinmiyor ki: fazlalıklar şiir için toksiktir, şiiri azalttıkça azaltır. Oysa şiir, bir anlamda arıtma/ arınma pratiğidir.
İşlevini yerine getirmiş şiirden tek dize çıkaramazsınız, aynı şiire tek dize ekleyemezsiniz. Çıkarsanız da, ekleseniz de şiir paldırküldür çöker. “hal-ü etvar”a ise bunların ikisini de uygulayabilirsiniz ve bir şey değişmez. Değişmediği içindir ki, işlevsiz bir şiirden konuşuyoruz. Bir de, böyle şiirler “açık, anlaşılır” olsalar da; “kapalı, anlaşılmaz” şiirlerin simetriğidir. İki şiir anlayışı da, şiir dışına düşmekte birbiriyle yarış hâlindedir. Kapalı şiircilerin züppeliğiyle, popülerleştirilmiş açık şiircilerin kabalığı aynı uzamda kesişir. İki şiir tarzı da göndergesizdir. Bu; göndereni de, gönderileni de yok demek. Ben böyle şiirlerin yerçekimsiz olduğunu söylüyorum. Bir yere oturmuyorlar, havada askıda kalıyorlar: Serdar Koçak’ın kaba-açık “hal-ü etvar”ı gibi.