Harap olmuş, dokulu bir tuğla ve sıva binanın dış cephesinin geniş, yatay açılı bir fotoğrafı. Cepheye, Vincent van Gogh'un "Yıldızlı Gece" tablosunun canlı, girdaplı fırça darbeleri ve ikonik yıldızlarıyla dokunmuş, resmedilmiş bir duvar resmi yapılmıştır. Bu sanatsal duvar resmi, merkezdeki açık pencereye kadar uzanarak pencereden bakan sıkılmış bir adam ve kadını da çevrelemektedir. Çift, Van Gogh'un sanat eseriyle bütünleşmiş gibi görünmektedir, kıyafetleri ve hatta pencerenin önündeki sarkan kumaş parçası boyanmış fırça darbelerini yansıtmaktadır. Soldaki ve sağdaki daha uzaktaki diğer iki pencerinin camları da "Yıldızlı Gece" desenini göstermektedir.

Herkes Gayba Bakarken 

Okuma Süresi: 8

Melda, kasabaya öğretmen olarak atandığında ilk dikkatini çeken şey sessizlik olmuştu. İnsanlar konuşuyor gibi görünse de kelimeler bir perde arkasında boğuluyor, sesler yankısız kalıyordu. Hele kadınlar… Ev hapsinde gibiydiler; başları önde dışarı çıkıyorlardı. Acaba buranın erkekleri sert miydi? Bir baskı mı var, bilmiyordu. Kadınların yüzlerini tam bile göremediğini düşündü Melda Hanım. Birkaçıyla konuşmayı denedi. Genç kızı yok muydu bu kasabanın, anlayamadı. Hayatına aşina bir kız neşesi… Kendine benzeyen bir başka memur… Belki öğretmen lokali vardır burada, dedi. Ne gezer. Öğrencilerinin yüzlerinde ortak bir kaygıyı okuyordu.

Kasaba, kendisini ürkütücü bir fısıltıyla anlatıyordu. Kasabanın bazı yerleri hâlâ bağ bahçeydi, bazı yerlerinde ise beyaz badanalı köy evlerine benzeyen yapılar vardı. Genelde güneşli bu kasabanın üst taraflarında zengin, yaşını almış memur emeklilerinin hobi bahçeli evleri bulunuyordu. Zamansız, kopuk, merkezde olandan habersiz gibiydiler.

Meydanın ortasında yükselen ören yerinin taşları, gündüzleri sıradan bir arkeolojik kalıntı gibi görünüyordu. Ama bahar aylarında bile bu ören yeri boş kalıyordu. Melda Hanım’ın burada dördüncü ayıydı ve yavaş yavaş bir şey fark etmeye başladı. İnsanlar bu ören yerinden geçtikleri sırada taşların yanında duruyor, o dikit taşların karşısında başlarını öne eğip sessizce bir müddet bekliyorlardı. Ve kasabada yerin altında sürekli bir uğultu vardı. Özellikle ören yerinden geçerken Melda, titreşim ve uğultuyu hissederdi. Günler geçtikçe Melda’nın rüyaları değişmeye başladı. Taşların üzerinde yürüyen gölgeler, yüzleri gölgeli ve asla tam göremediği yarı gölge insanlar taşların etrafında sadece dikiliyordu. Kış günü bile ateşler içinde uyanıyordu. Onu etkisi altına alan şey bir bilinmeyendi. Anlamsız fısıltılar geliyordu kulağına.

Herkes bir gaybın etrafında dönüp duruyor işte, diye düşündü.

İleriki günlerde çarşıya çıktığında, üst düzey memur dedikleri emeklilerin, kasabanın üst taraflarından çarşıya inmiş olduklarını gördü. Kasabalılara göre biraz daha şık giyimliydiler. Sanki golf oynamaya inmiş bir burjuva sınıfı gibiydiler; beyaz pantolonlar, desenli süveterler, krem veya kırık beyaz kaşe şapkalar… Ütülü gömlekler, kaşe ya da kadifemsi uzun mantolar… Eşleri çok daha narin ama hafif gösterişe kaçacak kürk yakalı kısa mantolar ve beyaz şapkalar giyiyordu. Neredeyse kadınlar ve erkekler bir örnek şıklıktaydı. Kadınlarsa Rusları andırıyordu. Melda’nın paltosu onların yanında biraz eski kalmıştı. Üniversiteden beri aynı paltonun içindeydi. Melda, burada bir kafe ya da bir pastane olup olmadığını sormak istedi.

– Maalesef, dedi yaşlı adamlardan biri. Bu kasaba sürekli yastadır. Ufacık bir dinlence, eğlence olmaz buralarda.

– Ben de fark ettim ama neden?

– Adım Halit, dedi yaşlı adam. Eşim Alime Hanım. Bu insanlar da dostlarımız. Kasabanın üst tarafındayız. Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek kaydıyla hanımefendi, sizi kendi evimize davet edebiliriz.

– Olur, benim için de bir değişiklik olacaktır.

– İleride aracımıza doğru gidiyorduk. Eşyalarımızı yerleştirip eve yol alabiliriz.

Eşyaları yerleştirdikten sonra Melda öğretmen, misafir gelmiş yaşlı çiftin arasına oturmak zorunda kalmış; çekinmiş ve utanmıştı. Belki de insanlar sadece nezaketen buyur ettiler. Şimdi pat diye kabul ettim, diye kendi kendine kuruyordu.

– Rahat olun evladım, hiç çekinmeyin, dedi Halit Bey. Evladım diyorum; siz yabancısınız ama yeni gelen öğretmenin siz olduğunu tahmin ettim. Yanılmadım değil mi?

– Evet efendim, doğru. Geleli birkaç ay oldu.

Araç biraz zorlanarak yokuş yukarı çıkmaya başladı. Geldikleri yer villa tipi, dubleks bir evdi. İçerisi tevazuyla döşenmişti. Sanki asıl eşyalar başka yerlerdeydi de burası gececi bir haneymiş hissi doğdu Melda’nın içine. İki çeşit mutfak vardı: Açık olan ana mutfak ve ayrıca bahçede kapalı bir mutfak. Bahçe, soğuk vurgunu güller ve daha dayanıklı ince bedenli ağaç dallarıyla kaplıydı. Bahçenin mutfak kısmında ayrıca masa ve sandalyeler vardı; orası da belki yaz günlerinde kullanılıyordu.

Bir anda Alime Hanım bir fincan çay uzattı. Çayla birlikte elinde bir tabakla yer gösteriyordu kadın. Melda Hanım, kendisine yer gösterilmeden oturmamıştı. Kasabada neler olup bittiğini sormaya çalıştı.

– Buranın insanı adam olmaz! diye söze girdi Halit Bey. Kusura bakmayın, hiddetleniyorum. Hatta kahroluyorum. Kaç kere dedim, bir uzman getirtelim, şu taşlara baktıralım.

– Taşlarla ne ilgisi var Halit Bey? Anlamadım.

Yaşlı adam bir müddet iç çekerken konuştu: – O kolonlar ben daha altı yedi yaşlarındayken kamu binası olsun diye temelin üzerine döküldü. Kamu binası olduğu için de silindir kolon ve yarı kısmına kadar rölyef işleme yapılmış. Dış kolon olacaktı onlar. Sonra bir gün yer titreşmeye başladı. Vazgeçtiler yapmaktan. Sonra kasaba halkı bir hikâye uydurdu; ama gerçek ama yalan: “Binlerce erin ölüsü yatıyor orada. Yerin üstüne bina istemiyor,” dediler. Kasaba insanlarına defalarca anlatmaya çalıştım: “Bir uzman getirelim, yerin altında titreşen nedir, bakalım.” Ama onlar, “Zinhar rahatsız etmeyelim şehitleri,” diyorlar.

Melda Hanım sonunda ne olduğunu anlamıştı. Çocukların çocuk gibi bile davranmadığı bu kasabada, var sayılan mezarların yasını tutuyordu insanlar. Gülmek ayıp, şımarmak olmazdı. Koşmuyor, gülümsemiyordu buradaki çocuklar.

– İzin istemek zorunda değilsiniz, dedi Melda Hanım. Bir jeolog gelebilir buraya.

– Denedim öğretmen hanım, dedi Halit Bey. “Dağ!” dedi, yüzlerce insan birikiverdi taşların etrafına. Makineler, ölçümcüler, hepsi geri çekildi.

– İnanılır gibi değil. Şey, ben de tuhaf rüyalar görüyorum buraya geldiğimden beri.

– Yapmayın öğretmen hanım, siz de mi?

– Bilmiyorum. Aşağısı tuhaf bir atmosferde.

– En son il valiliğine başvurdum, durumu da anlattım.

– Sonuç ne oldu?

– En son gelen vali beyin aklına bir fikir geldi. Dedi ki: “Açalım o mezarları, akrabanız var mı ona bakalım. Ve orada mezarlar varsa özel bir sit alanı ilan edelim.”

– Razı oldular mı?

– Evet, yakında işçiler, hekimler, jeologlar bir yığın insan gelecek.

Melda Hanım yine de tuhaf hissediyordu. Ya o rüyalar? diyordu. Müsaade isteyip kasabaya inerken, geniş alanın etrafında en az altmış tane insan gördü. Hızla o yöne koştu. Onu koşarken görenler onu ayıplar gibi bakınca yavaşladı. Ama merak duygusu, içinden koşturmaya devam ediyordu. Kemikler çıkarıldığını görünce zınk diye durdu. Kafası uğuldamaya, kulakları zonklamaya başladı. Oldukça yavaşlayarak iyice yaklaştı. Doktor ahaliye sesleniyordu:

– Burası önceden celepmiş. Bunlar inek kemikleri. Bakın, doktorum ben. Böyle insan kemiği olmaz! Hem her yerde değil, bir yerde çukurda bu kemikler. Titreşim de yerin altındaki su.

Uzman mühendis ekledi: – Dağdaki suyun yönü, yerin altından bir oyuk bulmuş akıyor. Buraya zaten bina olmaz. Suyu kaynak gibi buradan salarız, ilerideki bağınızı bahçenizi sularsınız.

İşçi burguyu çevirdikçe insanların yüreği ağzına geliyordu. Kendi aralarında uğultularla konuşuyorlardı. Su bir anda fışkırdı. Mühendis önce suyu kokladı, sonra çakmak tuttu. Su tutuşmadı. Sonra ufacık tadına baktı suyun:

– Maden suyu bu! Dağdaki mineralleri söküp getiriyor. Bakın, aşağıda incecik dere akıntısı var. Öylece suyun bir ucu boşa akıyor. Yıllardır boşa akıyor! Siz bunları şişeleyip satsaydınız gönenirdi bu kasaba. Kardeşlerim, celebin kuyu kazıp attığı kemiklere sit alanı da olmaz.

Kasaba halkı ikna olsun diye o sudan doktor da içti. Yine de başları önde dağıldı insanlar. Çocuklar kaldı sadece, meraktan. Öğretmen mühendise yaklaştı:

– O maden suyundan ben de içebilir miyim?

– Buyurun hanımefendi, için. Siz burada memur musunuz?

Melda Hanım maden suyunu içti. Sanki nefesi rahatlamıştı. İçinde bir hafiflikle gülümseyerek: – Öğretmenim. Birkaç ay oldu geleli. Yazık, halk yine de üzüldü sanki burada mezar çıkmadığına, dedi.

– İnsanı anlamak güçtür.

Derken iki çocuk sütunların arasında koşmaya başladılar. İlk kez! “Yakalamazsın ki!…” diye oyun oynamaya başlamışlardı. Melda Hanım öğretmenliğin verdiği alışkanlıkla, “Oğlum, kızım koşma!” dedikten sonra içinden, Ama bu çocuklar hiç koşmazdı! diye geçirdi.

– Yeni nesiller daha uyumlu, dedi mühendis. Çabuk kabullendiler.

İlk kez çocuk gülüşü duyuldu: “Koşun, bu sefer koşun! Hadi yarış yapalım!”

Melda Hanım da, Bu günlük de böyle olsun, diyordu. Mühendis ve doktor da fışkıran suların altında neşelenmişlerdi sanki.

Yazarın Dünyasından

Kırmızı kadife perdelerin çerçevelediği, buruşuk gazete parçalarından oluşan bir insan silüetinin üzerinde, karanlık ellerin iplerle kukla gibi oynattığı, yüzü dönen sarmal bir parmak izi deseniyle kaplı bir iş adamı figürü.

Dünyanın Uzun Versiyonu ve Hızla Dönüşüm

Havva AĞRAL, bu metninde dijital dünyanın sonsuz akışı ve hızlı veri tüketiminin insanlarda erken demansa benzer bir zihinsel yorgunluğa yol açtığını irdeliyor.
Bir çocuk ve iki yüklü eşek, karmaşık çizgiler ve bej sulu boya ile çizilmiş, piramit benzeri bir yamaç köyüne doğru yürüyor.

Tete ve Evliyaları

Havva AĞRAL, öyküsünde hafızanın, geçmişin ve kimsesizliğin gölgesinde sığınak arayan iki yaşlı kadının, demansla solan bir hayatın ve travmatik bir çocukluğun izlerini sürüyor.