Zamanın Yarası, Toprağın Sızısı: Tarih, Vicdan, Coğrafya
Zamanın tozlu raflarında uyuyan birer dosya kâğıdı değiliz hiçbirimiz. Bizler, kandan, kemikten ve en çok da hatıradan örülmüş birer coğrafyayız. Attığımız her adımda yerin yedi kat dibindeki bir çığlığın üzerine basıyor, aldığımız her nefeste yüzyıllık bir suskunluğu içimize çekiyoruz.
Bu sayıdaki dosyamızın başlığı bir duruşu temsil ediyor: Tarih, Vicdan ve Coğrafya.
Tarih: Kazananların Değil, Kalanların Yarası
Tarih, okul kitaplarında ezberletilen o ruhsuz rakamlar yığını değildir. Tarih; bir gece yarısı terk edilen evlerin açık kalan kapısıdır, bir annenin kucağında soğuyan bir dildir, bodrum katlarında saklanan o korkunç sessizliktir. Biz, tarihi bir zaferler silsilesi olarak değil, bir yüzleşme alanı olarak görüyoruz. Gerçek tarih, ancak muktedirlerin kalemi kırıldığında ve kurbanların fısıltısı duyulduğunda yazılmaya başlar.
Coğrafya: Kaderin Sınır Çizdiği Mezbahalar
“Coğrafya kaderdir” sözü, bu topraklarda sadece bir coğrafi terim değil, bir varoluş sancısıdır. Dağların dili serttir, ovaların hafızası ise derin. Mezopotamya’dan Berlin’e, Anadolu’nun yanık bozkırlarından Alexanderplatz’ın kalabalığına kadar her mekân bir tanıklıktır. Coğrafya bize sadece iklimi değil, üzerinde kurulan sofraları ve o sofralardan eksilen sandalyeleri anlatır. Biz bu dosyada, toprağı bir mülk olarak değil, üzerinde acı ve umudun harmanlandığı kutsal bir uzam olarak ele alıyoruz.
Eğer tarih bir hafıza, coğrafya bir gövde ise; vicdan bu bedenin ruhudur. Vicdan, ideolojilerin ve sınırların bittiği yerde başlayan o çıplak gerçektir. Bir “öteki”nin acısını kendi göğüs kafesinde duymuyorsan, ne tarih biliyorsun demektir ne de o coğrafyaya aitsin. Vicdan, bugün bizi susturmaya çalışan o devasa makinelere karşı elimizdeki tek ve en güçlü silahtır: Hatırlama cesareti.
Erinç BÜYÜKAŞIK