Miskinler ve Kıyamet

Havva AĞRAL

Sokak; modifiye egzozların gürültüsü, rap ve arabesk müzik sesleriyle çalkalanıyordu. Fatih’in arkadaşları ve müşterileri, küfürlerle sokağı inletip hızla geçerlerdi. Pas, metal ve alkol kokulu bu sokakta, “Avrupalı kardeşler” olarak bilinen iki miskin, mahallenin başına belaydı. Biri, sefalete düştükçe Avrupalılığı ve takım elbisesi yağdan parlayarak solan İbrahim; diğeri ise ağabeyinin aksine sarışın olan Şerefe Hasan’dı.

Bu ikili, sürekli “ketenpereye” düşürdükleri eski doktor ve sanatçı Miraç Hoca ile uğraşıp dururlardı. İnsanlar ona aptal dese de Miraç Bey, bu miskin kardeşlere binlerce lirasını kaptırmaktan vazgeçmezdi. Avrupalı kardeşler, mahallenin huzurunu kaçıran, geçmişin gölgesinde yaşayan birer bozgun timsali gibi sokakta salınırlardı.

Tarık Bey, alt balkondan tüm bu patırtıyı izlerken derin düşüncelere daldı. İnsan, bir şeylerin bozulmasından tuhaf bir haz alıyordu. Kendi bedenini ve düzenini kasten bozan, günlerce duş almayıp çürük et gibi kokana kadar yaşayan bu kardeşler, babalarının çocukken onlara zorla içirdiği rakının ve şiddetin birer tekrarı mıydı?

“Beni böyle gör, böyle kabul et” diyen bu bakışlar, aslında çevrelerine duydukları saygısızlığın bir dışavurumu gibiydi. Tarık Bey kendisini de düşündü; arka bahçedeki akşamsefalarını ve akasya fidanlarını hırsla söküp atarken, nizami yaşam formlarını nasıl yok ettiğini fark etti. Her şeyin bozulduğu bu yeni serüvende artık düzene yer yoktu. İçindeki anlamsız öfke, kalbinde yeni bir misafir gibi yer açıyordu kendine.

Öğle saati bir anda akşam gibi kararıverdi. Tarık Bey, sabahtan beri sadece kendi kabuğuna çekilmeyi düşünüyordu. İnsanların günlük kıyametleri veya kendi bozgunlarını kendilerine yaşatmaları artık onu ilgilendirmiyordu. Kabuğuna, hatta kabuğundaki boşluklara sığınarak tüm varlığını küçültmek istiyordu.

Dışarıda ise sömürüldüğünü bile bile aynı kişilere “yılışık merhabalar” sunan insanların tuhaf ilişkileri devam ediyordu. İnsanlar, konforun yağlı katmanında, kandırılmanın ve bozulmanın huzurunu yaşıyor gibiydiler. Tarık, kendi tinselliğinde şeffaf bir ayna ararken; aynada darmadağın saçlar ve mor gözaltları bulmaktan korkuyordu. Artık zengin bir baba değildi; aynalardan yansıyan sadece uyuşuk bir sokak ve dükkân önlerinde hiçlik içip boşluk konuşan silüetlerdi.

Dışarıda köpekler uluyor, şimşekler daha sık çakıyordu. Tarık, bu şiddetli yağmurun tüm sokağı, arabesk rap denilen zımbırtıyı ve bıçkın küfürleri yıkayıp götürmesini düşledi. Belki Miraç Hoca tamburunun akordunu düzeltir, yeni besteler yapardı. Tüm bu bozgunların, aslında doğanın bağrına dönme arzusu olduğuna inanmak istiyordu.

Bu düşsel beklentiyle pencereye yöneldiğinde telefon çaldı. Oğluyla konuşurken sesinin yarı uykulu haline kendisi de şaşırdı. Oğlu, gönderdiği para için teşekkür ederken, Tarık’ın nasıl idare edeceğini soruyordu. Tarık, “Biraz zor ama imkânsız değil” diyerek durumu geçiştirdi. Ancak telefonu kapattığında üzerinde ağır bir kırgınlık ve fiziksel bir halsizlik hissetti. Tansiyonu düşüyor, gözleri kararıyordu.

Gözleri kararırken gördüğü manzara dehşet vericiydi: Avrupalı İbrahim ve Şerefe Hasan kardeşler, balkonun altında sırıtarak ona bakıyorlardı. Ancak hiç kıpırdamıyorlardı. Balkonun karoları su içindeydi. Havada tuhaf bir cızırtı vardı; sanki tüm mahalle donmuş, zaman durmuştu. Bir köpek dehşet içinde, tüyleri dimdik bir halde kalmıştı.

Tarık, elini balkon demirine değdirdiği an gerçeği anladı: Tüm sokağı devasa bir elektrik akımı kaplamıştı. O insanlar, köpek, tüm mahalle elektriğe kapılarak ölmüştü. Tam o anda bir sıçramayla kendine geldi. Gördükleri bir kabus, bir halüsinasyondu. Sırıtan kardeşler ve kanayan gözler sadece zihninin bir oyunuydu. Sessizlikte öylece otururken, saatler geçmiş ve hava kararmıştı. “Bu miskinler mahallesinde neyin kıyametine düştüm?” diye düşündü ve aklından Miraç Hoca’yı aramak geçti.

En Yeniler

Miskinler ve Kıyamet

Havva AĞRAL

Safiye Sultan

Meral Kutluğ İLSEVER

Gülten Akın’ın İlahiler’i Üzerine

Haden ÖZ