Bu cümleyi ilk ne zaman düşündüğümü hatırlamıyorum Hasan. Ama senin gidişinle birlikte sanki bu cümle kendi kendini kurdu, kendi kendini büyüttü; sonra da gelip göğsümün ortasına yerleşti. Artık ne zaman rüzgâr esse, ne zaman bir kapı gıcırdasa, ne zaman akşam çökerken mahalle biraz daha kararsa o cümle içimde yankılanıyor: Gidersen Yıkılır Bu Mahalle.
Sen gittin.
Ve gerçekten de bir şeyler yıkıldı.
Belki evler yerinde duruyor, belki sokaklar hâlâ aynı taşlarla döşeli, belki Zeki’nin kahvesinde hâlâ o eski tahta sandalyeler var… Ama biz yokuz Hasan. Biz olmayınca hiçbir şey eskisi gibi değil. Bir mahalle, içinde iki çocukluk barındırmıyorsa sadece bir haritadan ibarettir artık.
Hatırlıyor musun?
Eskiköy Tepesi’nden güneşi izlerdik. Batarken kızıl bir suskunluk olurdu gökyüzünde. O suskunluk sanki içimizdeki bütün cümleleri susturur, bize sadece bakmayı öğretirdi. Sen hep biraz önde yürürdün; ben arkandan gelirdim. Senin koyunların olurdu, benim sorularım.
Sık sık yağmur yağardı Hasan.
Öyle ince ince değil, bildiğin çocukluk yağmurları… Bir anda bastıran, toprağı kabartan, kokusuyla insanın içini sızlatan yağmurlar. Toprak kabarırdı, süngersi olurdu. Sümüklü böcekler ayaklarımıza sarılırdı. Sen gülerdin, ben ürperirdim.
Rüzgâr Parpudar’dan eserdi.
Adını kim koyduysa, ne düşünerek koyduysa… Ama o rüzgârın bir huyu vardı: İnsanın yüzüne dokundu mu geçmişi hatırlatırdı. Bizim yüzlerimizde hâlâ ayva tüyleri vardı o zamanlar. Çocukluk ile gençlik arasında ince bir çizgide yürüyorduk. Üşürdük. Ama o üşüme kötü bir şey değildi; içimizde bir şeylerin canlı olduğunu hatırlatırdı.
Şimdi üşümüyorum Hasan.
Şimdi donuyorum.
Hasan, sen gidersen fesleğenleri kim sulayacak?
Bahçe duvarınızın dibindeki o fesleğenleri hatırlıyor musun? Akşamüstleri elimizi sürerdik yapraklarına. Sonra o kokuyu ciğerlerimize çeker, sanki dünyanın en güzel bayramını kutlarmış gibi birbirimize bakardık.
Şimdi o fesleğenler susuz. Toprakları çatlamış, yaprakları sararmış, kokuları unutulmuş.
Kırlangıçlar da gelmiyor artık. Sundurmanın köşelerine yuva yaparlardı. Sabahları “cik cik” sesleriyle uyanırdık. Sen “Bak, yine geldiler!” derdin; ben her seferinde ilk kez görüyormuş gibi şaşırırdım.
Şimdi o köşeler boş. Kırlangıçlar nereye gitti Hasan? Seninle birlikte mi?
SEN GİTTİN YA…
Senden sonra en yakın dostum sessizlik oldu. Ama öyle bildiğin sessizlik değil bu. Bu, içinde senin soluğunu taşıyan bir sessizlik. Bazen gece yarısı kulağıma doluyor; fokur fokur… Sanki bir nehir akıyor içimde. Ama o nehir bir yere ulaşmıyor.
Susmamak ve “Gitme!” demek istiyorum hâlâ. Geç kaldım, biliyorum. İnsan bazı cümleleri zamanında söylemeyince o cümleler taş kesiliyor Hasan. Ne ağızdan çıkıyorlar ne de içten kayboluyorlar. Orada kalıyorlar, göğsün ortasında… Bir ağırlık gibi…
Sen giderken ben sustum, şimdi suskunluğum konuşuyor. Seni her yerde arıyorum: Kahvede… Sokakta… Durakta…
İnan herkes senin için, “Vah zavallı, ne yapıyordur gurbette!” diyor ama inan asıl gurbet benim içimde. Şarkı geçiyor dilimden: “Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı…”
Tavla oynadığımız o masaya adını yazdım. Kimse fark etmedi ama ben biliyorum, orada duruyor.
Parktaki çınar ağacına yazdım. Kabuk kabuk oldu ama silinmedi. Demiryolu fabrikasının bahçesindeki o eski trezine kazıdım. Paslandı ama unutmadı. Her sabah gözlerim mahallemizin demiryolunu kesen geçit yoluna bakıyor. Belki gelirsin, geliverirsin, ansızın çıkarsın ortaya diye… Ama gelmiyorsun. Beni her geçen gün gurbetliğin derin dehlizlerine fırlatıyorsun.
Ve ben ilk kez anlıyorum Hasan: Özlemek tek kişilik bir iştir. Ama sanırım bir tek sen bilmiyorsun bunu.
Ama ben öğreniyorum. Bazen sana kızıyorum, “Biraz sadistsin,” diyorum içimden. Çünkü sen özlemiyorsun ama özletiyorsun. Bu nasıl bir adalet? Bu nasıl bir gidiş? Ama sonra susuyorum. Çünkü seni kırmaktan hâlâ korkuyorum, yokluğunda bile.
Adını yazıyorum Hasan; otobüs duraklarına, boş duvarlara, kaldırımlara…
Yürüdüğümüz yerleri hatırlamaya çalışıyorum. Belki hiç yürümedik, belki de omuz omuza yürüdük. Ama insan bazı anıları büyütür; çünkü küçülürse dayanamaz. Bir de seni ekliyorum susuşlarıma. Her sustuğumda biraz daha sen oluyorum.
Bu tehlikeli bir şey Hasan. Çünkü insan yokluğunu taklit etmeye başlarsa kendini de kaybeder.
Mahallemiz artık başka bir yer. Sokaklar kararmıyor, sönüyor. Işıklar yanmıyor, titriyor. İnsanlar konuşmuyor, mırıldanıyor. Sanki herkes bir şeyin farkında ama kimse adını koyamıyor. Ama ben koyuyorum: SEN YOKSUN.
Bu yüzden her şey eksik. Senin gurbetinde yaşamak, inan bana ölüm.
Bazen hayal ediyorum. Gelsen… Bir akşamüstü… Hiçbir şey olmamış gibi…
Fırının önünden geçsen. O parlak takım elbiselerinden birini giymiş olsan. Sislerin içinden çıkıp gelsen, arabesk bir şarkı gibi ağır ağır yürüyerek… Ben seni uzaktan görsem.
Koşmam. Çünkü koşarsam rüya bozulur diye korkarım. Ama sen yaklaşsan, “Ne yaptın be?” desen… İnan dilim tutulur ve hiçbir şey diyemem. Çünkü yıllardır biriktirdiğim bütün cümleler o anda birbirine girer.
Gar binası hâlâ orada Hasan. Mavi boyası biraz daha solmuş ama akşam olunca floresan ışıklar yine yanıyor. Trenler geliyor, trenler gidiyor ama kimse gurbetten dönmüyor.
Ben hep düşünüyorum: Bir gün İstanbul’dan gelen trenlerden birinden sen inecek misin?
Akif Amca o zaman dükkânının önünde çocuklara bedava lokum dağıtır mı? Necmi Ağam yine karpuz tezgâhı açar mı? Çocuklar yeniden gülmeyi öğrenir mi? İnan bilmiyorum; gariptir ki bilmek de istemiyorum.
Ama şunu biliyorum: Sen gelsen bu mahalle yeniden başlar. Yaşamın tohumları toprak altından yüzünü güneşe çıkarır.
Şimdi her şey garip. Reklam panoları her zamankinden daha parlak ama hayat daha karanlık. Çiçekçilerde çiçek yok gibi. Nedendir bilmiyorum, son zamanlarda gençler erken ölüyor, yaşlılar erken susuyor. Bir fesleğen kokusu bile lüks oldu. Bir su sesi bile uzak… Yangınları hatırlatıyor her şey; içimizdeki yangınları.
Zeki’nin kahvesine gidiyorum bazen. Sen yokken bile oturuyorum aynı masaya. Kaçak göçek bir kahve söylüyorum. Sanki sen gelecekmişsin gibi iki çay istiyorum. Sonra biri soğuyor; ben birini içiyorum, diğeri kalıyor. Garson alıp götürüyor ve ben her seferinde bir şeyi daha kaybetmiş gibi oluyorum.
Hasan…
“Gidersen yıkılır bu mahalle,” demedim sana. Diyemedim. Çünkü insan en önemli cümleleri hep geç kalınca öğreniyor.
Şimdi söylüyorum; geç de olsa, eksik de olsa, kırık da olsa…
GİDERSEN YIKILIR BU MAHALLE. KUŞLAR DA ÖLÜR.
Ve ben…
Ben de biraz eksilirim. Belki tamamen bitmem ama artık eskisi gibi de olmam.
Eğer bir gün dönersen selamsız yürüyelim sokaklarda. Hiçbir şey olmamış gibi ama her şeyi bilerek… El ele, kol kola, kardeşçe olalım. Tanısak da tanımasak da mahalle sokaklarında herkese gülümseyelim. Unutulmuş dostları hatırlayalım, kalbimizin kapılarını açalım. Çünkü insan ancak paylaşınca ısınır Hasan.
Ben çok üşüdüm. Şimdi gece. Sokak lambaları cılız… Ama içimde hâlâ küçük bir umut var.
Belki… Belki bir gün geçit yolundan girersin mahalleye. Ben seni tanırım, sen beni tanır mısın bilmiyorum. Gurbet sende neleri eksiltmiştir, hesabını yapamıyorum. Ama olsun, ben yine de seslenirim:
“HASAN!”
Ve eğer dönüp bakarsan… İşte o zaman…
Bu mahalle yeniden canlanır, eski günlerimizdeki neşesine kavuşur ve kurulmaya başlar.