Siyah-beyaz ahşap baskı stilinde, sağ tarafta siluet hâlinde siyah bir insan figürü, sol tarafta ise dalgalı psyhedelic çizgiler arasında yürüyen insan kalabalığı içeren yatay görsel.

Annesinin Maymunu

Okuma Süresi: 7

Kimse onun ne sevdiğini, ne sevmediğini umursamıyordu. Bebekken tombuldu. Annesi onu zorla emziriyor; fazla sütleri kusup çıkarsa da anne ikna olmayıp hâlen emzirmeye devam ediyordu. Bir iki yaşlarındayken de ona mama verdiğinde, o istemiyorsa burnunu tutuyor, yine dolduruyordu ağzına. Yarısı dökülüyor, yarısı mecburen boğazına kadar gidiyordu. Yutmaktan başka çaresi yoktu.

Dört beş yaşlarındayken bir keresinde babası onu seveceğim diye onun pipisini tutmuştu. Can havliyle, ayakta olan babasının neresine uzanabiliyorsa orasını tutup tüm gücüyle sıkmıştı. Annesi sesi duyunca kocasına, “Lan ne böğürüyon?” demişti.

O da “Kadın, görmüyon mu çocuk hacatımı sıkıyo?” deyince annesi makaraları koyuvermişti. Gülerken karnı top gibi hopluyordu.

Okula başladığında hele, annesinin altın günlerinden nefret ediyordu. Annesinin talimatıyla eve gelen sekiz ten kadının hepsinin elini öpüyor, “Hoş geldiniz teyzeciğim, hoş geldiniz teyzeciğim,” diyordu. Aslında hiçbiri de hoş gelmemişti. “Keşke buraya gelip börekle çörekle popolarını büyüteceklerine evlerinde büyütselerdi,” diye düşünüyordu. Teyzelerin kimisi yanaklarını vakum gibi çekip öpüyor ya da salyalarını bırakıyordu yanağına. Tombul kollarını mıncıklıyor, poposunu pat patlıyorlardı. Her altın gününde, annesinin talimatıyla teyzeler tarafından taciz ediliyordu. Annesi gerine gerine, “Teyzeleri, o büyüyünce müyendis olacak!” diyordu.

Onun gönlünde tiyatro vardı. İlkokulda yıl sonu törenlerinde; şiir okumak olsun, oyun oynamak olsun hepsinde rol alırdı. Annesi ise “Benim oğlum mühendis olacak,” der dururdu. Babası pipi olayından sonra neyse ki onu mıncıklamaktan vazgeçmişti; ne olacağı konusu da onu pek ilgilendirmiyordu. Sırf annesi istedi diye fen lisesine yazıldı. Lisede de tiyatro oyunlarında başrolde oynardı.

Bir defasında yine arkadaşlarıyla toplanmış, bir dergi çıkarmak istemişlerdi. Kimsede beş kuruş yoktu. O kendini ortaya atmış, “Arkadaşlar, madem bu işi yapacağız; canımızı, kanımızı ortaya koyacağız!” deyince arkadaşları “Nasıl yani?” diye sormuşlardı. O da “Basbayağı, kanlarımızı satacağız,” demişti. Önce şaka sanıp gülmüşlerdi. Sonrasında aynen de öyle yaptılar. Güçlerini birleştirip Çılgın Liseliler diye bir dergi çıkartıp yaptıkları diğer faaliyetleri de buradan duyurmaya çalışmışlardı.

Onun enstrüman çalmak konusundaki yeteneğini hocası fark etmişti. Mandolin, piyano, gitar, flüt… Müzik odasındaki tüm aletleri çok iyi çalıyordu. Hocası onun yeteneğini gördüğünden onu konservatuvara hazırlıyordu. Annesinin bunlardan haberi yoktu tabii. Sınava gireceği zaman konuyu annesiyle babasına açmıştı. Annesi kabul etmemiş, tartışmışlar; sonunda ağlama krizi geçirip “Eğer mühendis olmazsan sütümü helal etmem!” demişti. Yapacak bir şey yoktu; annesiyle baş edemedi. Ama üniversite tercihlerinde hep şehir dışını yazıyor, anneden uzaklaşmak için çareler arıyordu. Nihayetinde, iyi puan almasına rağmen Anadolu’da bir üniversiteye düşmüş ve orada okumuştu.

Bereket versin üniversitede de kendi gibi tiyatroya meyilli insanlar vardı. Orada da faaliyetlere devam etmişti. Okulunu da ihmal etmeyip sonunda elektrik-elektronik mühendisi olup çıkmıştı. Annesinin keyfine diyecek yoktu. Ancak iş bulana aşk olsundu… İş, aslanın anüsündeydi. Birçok yere özgeçmişini vermiş, yanıt bekliyordu. Her görüşmeye gidiyor, eli boş dönüyordu. Otobüslerle gide gele şoförlerle arkadaş olmuştu; artık onu görünce “Yine mi iş başvurusu?” diyorlardı. Hatta geçmediği cadde, sokak kalmamıştı. Yoldaki dilenciler bile “Abi, daha iş bulamadın mı?” diye soruyorlardı. Daha önceleri para istediklerinde o, “Hele bir işe gireyim, sizi de görürüm,” diyordu.

Yeni bir iş görüşmesine çağrılmıştı. Sabah annesi dualar okuyup onun suratına üfleyip tükürdükten sonra “Tü tü maşallah!” diye poposunu kaşımıştı. Nazardan korunma ritüelleri her görüşmeye gittiğinde tekrarlanıyordu. O da “Yaaa anne, eşek kadar adam oldum. Beş yaşındaymışım gibi davranma. Hiç mühendislerin poposu kaşınır mı?” derdi de annesi hiç takmaz, poposuna pat pat vurup onu gönderirdi.

Sokağın başındaki duraktan otobüse bindiğinde şoför, “Hayrola, görüşmeye mi?” diye sordu yine. O da “evet” anlamında başını salladı ve arkaya ilerledi. Son durağa bir durak kala otobüsten indi. Elektronik firmasının kapısından içeri girdi. Sol bankoda tırnaklarını törpüleyen, saçlarını tepeden sarı tokayla toplamış kıza iş başvurusu için geldiğini söyledi. Kız onu bir üst kata gönderdi.

Kapıyı vurup içeri girdiğinde; kafası kel, oturduğu koltuğa zor sığan biri önündeki koltuğa oturmasını işaret ederek elindeki kalemle yazdığı notu tamamladı. O kendini tanıttığı sırada telefon çaldı. Adam telefonu eline aldı: “Evet benim, buyurun,” diyerek dinlerken bir taraftan da gözlerini ona dikmişti. “Adınız nedir?” dedi. O da “Salih Tosun,” dedi. “Hangi bölümden mezunsunuz?” dediğinde “Elektrik-elektronik bölümü,” dedi. O zaman adam telefonu göstererek soruları telefondakine sorduğunu işaret etti. Salih, mahcubiyetinden kafasını bir daha kaldıramadı.

Telefonu kapattıktan sonra kontenjanın dolduğunu söyleyerek onu gönderdi. Belli ki telefondaki onun yerini almıştı. Torpil işliyordu. Ne yaparsın, düzen böyleydi.

Kapıdan çıkarken iki üç merdivenlik yerden kaydı. Düşecek gibi oldu, yandaki demirden tutunup kurtardı kendini. Hava çok sıcak ve bunaltıcıydı. Belki de içeride yaşadıkları sıcağı daha fazla hissetmesine sebep olmuştu. Yaya geçidinde yayalara yeşil yanmıştı. Karşı tarafa baktığında, iki ay önce karşılaştıklarında kendisi gibi iş arayan üniversite arkadaşını gördü. Onu gördüğüne sevinmişti. Üniversitede onu nerede görse kollarını açıp “Oooo Salih kardeşim!” deyip boynuna sarılırdı. Bu kez o ondan önce davranmak istedi. Kollarını açarak “Oooo…” diye arkadaşına doğru gitti. Arkadaşının gözünde güneş gözlüğü, elinde bilgisayar çantası, üzerinde yeni bir takım elbise… Belli ki iş bulmuştu, iyi görünüyordu. O ise kollarını açmamıştı ve yanından onu görmezden gelerek geçip gitmişti.

Elleri havada, dilinde “Oooo!” sesleriyle yolun ortasında mıhlanmış gibi durunca yayalara kırmızı yandığından, yanından geçen taksici başını camdan çıkararak kendisi “Oooo!” diye bağırdığı için “Oha!” diye seslendi. Karşıya nasıl geçtiğini bilmiyordu. Yolu yeni ziftlemişlerdi; sıcağın etkisiyle keskin kokusu boğazını gıcık etmiş, öksürmeye başlamıştı. Sıcaktan epeyce bunalmıştı. Kafasını kaldırdığında karşıda “Kadın Emeği Alışveriş Merkezi” yazıyordu. Üzeri balonlarla süslenmiş, kapısında çiçekler bulunan, yeni açıldığı her hâlinden belli olan alışveriş merkezine yöneldi. Güneş tepesindeydi, “Biraz serinlerim,” diye kendini oraya atacaktı.

Rüyasında ambulans sirenleri çalıyordu. Gözlerini açtığında bir ambulansın içindeydi. Boynunda korse vardı, doktor kolunu sarıyordu.

“Ne yapıyordun orada beyefendi?” diye sorunca gözleri donuverdi. “Baktım ses soluk yok… Çocuk kucağında, baktım ses soluk yok. Güneş tepeme işlemiş, bir hoş oldum; gerisini bilmiyorum,” dedi.

Ambulanstaki sarışın hemşire kıkırdadı: “Yeni açılan alışveriş merkezinin önündeki çocuklu kadın heykelini canlı sanmışsınız anlaşılan. Sizi heykelin üstünden aldık.”

Hemşire öyle deyince her şeyi hatırlamıştı. Mühendislik serüvenini artık bitirecekti. Annesinin maymunu olmaktan, annesinin bitmek bilmeyen baskı teröründen bıkmış usanmıştı. Onun aşkı tiyatroydu. Bir günde ne tiyatro yaşamıştı ama!

Yazarın Dünyasından

Kırmızı Kalabalığın Arasında Yalnız Figür

Hayatın Dönemeçleri

Elif AKŞAHİN’in öyküsü, aynı mahallenin çocukları olan Lale ile Kadir’in hikâyesi, 70’li yılların keskin ayrımlarından 12 Eylül’ün sessizliğine, oradan da bir annenin en büyük yasına uzanan uzun bir ömrü anlatıyor.
Eski bir kağıt zemin üzerinde, ortada bir koza içinde cenin pozisyonunda duran ve sırtında kelebek kanatları olan bir bebek illüstrasyonu. Sol tarafta bir nilüfer çiçeği, sağ tarafta ise bir tırtıl çizimi yer almaktadır.

Doğum Sancısı

Elif AKŞAHİN’in ı öyküsü, Hanımeli Yokuşu’ndaki eski bir ahşap evin gölgesinde buluşturuyor. Çocukluğunun neşeli, hayat dolu ve cömert “İğneci Süheyla Teyze”sinin kendisine bıraktığı şaşırtıcı mirasın izini süren Tülay, yıllar sonra döndüğü mahallede geçmişin derin ve sarsıcı bir sırrıyla yüzleşiyor.